|
|
|
|
Ana Sayfa
Kadın Çağı
Kadın Ruhsallığı
Kadın Özgürlüğü
Güzellik ve Kültür
Kadın Yüceliği
ve
Kahramanlığı
Kadın ve Erkek
S e v g i
A n n e l i k
Yeni Çağın
Çocukları
Sağlık ve
Alternatif Şifa
Metotları
Yaratıcılık
Anadolu
Tanrıçaları
Kütüphane
Sorular ve Cevaplar
|
KADIN YÜCELİĞİ VE KAHRAMANLIĞI
Yücelik ve Kahramanlık nedir? Yücelik, Ruhu – Tanrısal Sevgiyi, Tanrısal Gücü tam idrak etmektir. Yücelik olmadan Kahramanlık olması mümkün değildir. Çünkü Tanrısal Görev, Yücelik olmadan idrak edilemez ve indirilemez. Bu nedenle Kahramanlık, Yücelik olmadan mümkün değildir. Gerçek Kahramanlık, kendini hiçbir şekilde düşünmeden, sadece Genel Hayır ve Birlik için çalışmak ve bunu yaparken, Yürekteki Büyük Yüce Ruhsal Işığı kullanmaktır. Kahramanlık, kesinlikle hiçbir çıkar olmadan, Tanrısal Görevi Ruh ile idrak edip gerçekleştirme ve bunu yaparken asıl ve tek gücün Yürekteki Tanrısal Güç ve Sevgi olduğu haldir. Bu çağda kadının kahraman olması şart! Çünkü kadın, evin başköşesinde duran, evin enerjisini sağlayan, huzur veren, sevgi veren ruhsal ve kutsal bir değerli Taş gibidir. Ve bu ruhsal taşın değeri, diğer dünyevi hiçbir değerle karşılaştırılamaz. Bu nedenle bu ruhsal Taşa güzellikle, ince duygularla bakmak, şefkati üzerinden eksik etmemek gerek ki, o da gücünü koruyabilsin ve artırabilsin. Bu ruhsal ve kutsal değerli Taş, bu hassaslığına rağmen baskı görürse ne olur? Gücü azalır, çünkü tüm enerjisini baskıya karşı koymak için harcar. İşte en eski çağlardan bugüne kadar devam eden, hatta şimdi, Yeni Kadın Çağı Eşiğinde bile, kadının üzerinde olağanüstü bir baskı var: kadın enerjisi azalmaya devam ediyor. Ortam – genel hal ne yazık ki hiç iyi değil. Erkeğin durumu sadece acizlikten ibaret değil, kendisi, hatta bazı kadınlar bile içlerinde sabitleşmiş eski çağın erkeksel enerjisinin etkisi ile kızlar ve kadınlar üzerinde baskı uygulamaya devam ediyorlar! Erkek, kadının üzerindeki bu genel baskıyı görüyor ama hiçbir şey yapmıyor ya da yapmak istemiyor. Aslında gerçek şu ki, kadını kontrol altında tutmak ve ona baskı uygulamak erkeğin işine geliyor. Erkekler bu duruma binlerce yıl içinde o kadar alışmışlar ki, bu durumun çok doğal ve doğru olduğundan eminler. Daha da fazlası, kendini kölelikten kurtarmak isteyen kadın bile, aynı baskı ve kontrol metodunu kullanarak erkeksel enerjinin kaba tarafı ile çocuklarına, hatta iradesi zayıf olan eşine baskı uygulamaktan çekinmiyor. Bunların nedeni, erkeklerin ve kadınların ruhsal seviyelerinin çok düşük halde olmasıdır. Ruhsal seviyesi düşük biri ise asla ne kendini ne de yanındaki insanı kölelikten kurtaramaz ve kadını Gerçek ve Tam anlamıyla baskıya karşı koruyamaz. Zaten kadının korunacak hali kalmadı. Çünkü kadın da, kendi yüksek frekansta olsa bile, erkeğin her yerde var olan bu düşük frekansının havuzuna düşüyor. Ve zaten kadın da kendi gücünden çok şey yitirmiş, ruhsallığının ışığı çok azalmış bir durumda. Kadın, bu çok kıymetli, eşi olmayan kendi enerjisini, kendi sonsuz değerini artık tanımalıdır. Bu dünyanın hali, toplumun hali, evin hali, insanın hali ne olursa olsun, kadının kendi değerini bilmesi, görmesi, onu öpmesi, kucaklaması gerek. Daha önemlisi, kendi bilincini ruhsallaştırması ve yüceltmesi, kendinin bu güzel ve yüce özelliklerine sahip çıkması, kendi ve toplumun hayatında özgürlüğe götüren ciddi değişimler yapması gerek! Bunu başaran her kadın kahramandır. Çünkü bunu yapan kadın diğer tüm değerlilerine, onu anlayanlara, onun acısını anlayanlara ya da yaşayanlara yol gösterendir. Kadının giyim özgürlüğü vardır, ama reklamlarda kadın cinselliği artık kullanılmamalıdır; toplum bunu talep etmelidir; reklamcılar yaratıcılıklarını başka yönde zorlamalıdır. Kadının vücudunun güzelliğini ve doğal cinselliğini, ticaret amaçları için kullanarak, kadının onuru ve eşsiz değeri artık çamurlara düşürülmemeli. Ve bu duruma ancak kadın başkaldırabilir. Çünkü buna aracı olan yine kadının kendidir. Kadın – anne, evine ve bebeğine bakar ama aynı zamanda özgürdür. Dışarıda çalışmaktan eğitim görmeye kadar birçok şey yapabilir, yapabilmelidir. Kadın güzeldir ve bu güzellik ruhunun güzelliğinin yansımasıdır. Küçük çocuklar makyaja özeniyor. Ancak onlara öncelikle ve sürekli, doğal ve ruhsal güzelliğin önemi hatırlatılmalı. Kahraman kadın, toplumun köleleştiren bilincine uymak yerine, Gerçekleri öğrenir, görür ve bilir; Gerçekleri savunur. Gerçeklere ulaşmak ise sadece ruhsallaşarak mümkündür. “Ben kadınım, Ben anneyim, Ben Kadın olarak - Dünya Annesiyim, Ben dünyada örnek bir anneyim Ben kozmosta örnek bir anneyim Çünkü ben Tanrısal Yüce Kadınsal Enerjinin taşıyıcısıyım.” diye söyleyip ayağa kalkmalıdır kahraman kadın! Yanlışları görüp, korkusuzca ve cesurca baskıların, yanlışların yok edilmesini sağlamalıdır. Baskıya karşı ne yapmak gerek? Kesinlikle baskıya karşı baskı veya şiddet uygulanmamalı! Bu, kadın ve erkek arasında olan savaşı sonlandırmaz, aksine iki cinsin enerjisi arasında baskı, şiddet ve savaş sadece artar. Ayrıca bu tarzda davranış Kadınsal Enerjiye aykırıdır. Kadınsal Enerji İyilik, Temizlik, Güzellik, Sevgi, Sevinç, Gerçek, Özgürlük enerjilerini kullanır. O bebek kadar yumuşaktır ve aynı zamanda Temiz, Ruhsal, Kutsal ve Yücedir! O, akla dokunmadan, doğrudan insanın yüreğini, ruhunu, canını, vicdanını etkiler ve kendi amacına götürür. Ve böylece zafer kazanır! Kadınsal Enerjinin amacı ortalığı karıştırmak değil, kadını isyankar kılmak değil; tam tersine amaç - kadını Kadınsallaştırmak ve onun onuruna, doğasına, güzelliğine ve yüceliğine toplumun Saygısını ve sevgisini kazandırmak ve erkekle Kozmik Enerjiler dengesini sağlamaktır. Kadın iç huzur ve iç güven içinde Tanrının sunduğu Yüce Gerçekleri görmeli ve ona göre yaşamalıdır. Gerekirse bunun için Kadınsal Enerji ile sonuna kadar direnmelidir. Çünkü kadının zaferi - tüm insanlığın zaferi olacaktır! Baskıya karşı gelmek, şiddet, öfke ve hiddet gibi negatif duyguları uyandırmak demek değildir. Burada bahsedilen, kesinlikle, ne kadını ne de erkeği isyankar kılmak değildir. Özellikle içine girdiğimiz Yeni Çağ’ın enerjileri, her şeye Ruhsal, Gerçek, Güzel ve birliğe götüren çözümler önermektedir. Birçok farklı tipte sorunlar için bir çok çeşit çözüm bulunur; bu çözümler her ruhun yaratıcılığına ve Yücelik duygularına göre değişir. Ama temelde tüm çözümlerin ortak bazı yanları vardır: yıkıcı değil Yapıcı ve Yaratıcı olmak, dağıtıcı değil Birleştirici olmak, çirkin hareketlerde bulunmak değil aksine Güzellik yaratmak ve Güzelliği öğretmek gibi… Çünkü, fizik kanunlarından göklerdeki Gerçeklere kadar, tüm bilgilerde geçerli olan bir konu vardır: baskı, baskı ile büyür. Bu nedenle, baskılar baskı ile yok edilemez. Baskılar, Ruhsal bir çözüm ile, Barış, Ahenk, Sevgi, İrade, Kararlılık ve İşbirliği ile yok edilebilir. Ruhsal çözüm ise aslında Gerçek Çözümdür, çünkü O Tanrısaldır! Kadın annedir, insanlığın Annesidir ve insanlığın ilk Öğretmenidir. Kadın, bu kendi Ruhsallığını ve Gerçek Özgürlüğünü Ruhunda idrak etmeli ve tüm insanlığa öğretmelidir. Böylece, insanlığın ruhu ve bilinci Yücelecektir ve Yeni Çağı - Yeni Dünyayı inşa edecek çok sayıda kahraman ortaya çıkacaktır!
Dünya farklı konular açısından her zaman ikiye bölünmüş gibi: madde ve ruh, aydınlık ve karanlık, ruhsallık ve mantıksal mekanik akıl... Kadın ve tüm insanlık ruhsallaşmalı ki, insanın doğaya verdiği zararlar nedeni ile hasta olan ve acılar çeken gezegenimiz iyileşsin ve Dünya yaşadığı ve yaşayacağı bin bir felaketten kurtulsun. Böylece Kadın lider olarak hem gezegenimizi, hem kendini, sevdiklerini, çocuklarını, ailesini ve toplumu bu yaşanacaklardan kurtarabilsin. Gelecek, kadını, eksik olan kadın enerjisini tamamlamak isteyen canlı bir varlık gibidir. Gelecekle uzlaşabilmek için kendi ruhunu idrak etmek, onu yaşamak ve gelen Kadın Çağının getirdiği Ruhsal Bilincin, İyiliğine, Güzelliğine, Yüceliğine yükselmek gerekir! Kadın bunu başaramazsa erkek mi başaracak? Kadın, aslında güzel bir çiçek gibi kendi doğasında Güzelliği, Sevgiyi, Sevinci ve Mutluluğu taşır. Bunu yaşayıp, buna konsantre olup Gerçeği yaşamanın vakti geldi. Sahteliğe, yalanlara, bencil isteklere, karanlık yaşantılara, egosal savaşlara artık yeter!
Kadın, tüm bağlarından özgür olmalı, aksi takdirde kahraman olamaz; doğruyu – iyiyi – gerçeği savunamaz. Dünyanın içine girdiği, içinde bulunduğu, her açıdan (maddi, manevi, ruhsal) zor bu dönemi, kadın kendi vücudunda ve kendi psikolojisinde çok güçlü hissediyor; bunları yaşıyor. Ama bu Yeni Çağ’ın önemli bir özelliği var; bu çağ kadına ruhsal enerji gücü pompalıyor: kadın ruhsal planda hassaslaşıyor ve inceliyor. Ve eğer kadın bu hassaslığına rağmen, dünyevi sorunlara, baskılara baş kaldırmazsa, ruhsal gücünü kullanmaz ve üstelik, kendi egosunun, çevresindeki egoların peşinden sürüklenmeye devam ederse, hem kadının, hem de etrafındaki onlarca, binlerce insanın acısını içinde duyarken, o acılar onu içten-derinden yakarken, o zincire vurulmuş köle gibi hissedecek. Ve böyle bir kadın için, Kadınsal Enerji kesilebilir. Bu konu oldukça net ve açık! Kadının kahraman olup durumu idrak etmekten çok öteye gitme vaktidir. Ve her kadın ayrı bir yıldızdır. Her kadın ayrı değerler taşıyan birer yıldızdır. Herkesin kendine özel değerini tanıması ve buna uygun kahramanlıklar göstermesini Dünya gibi belki Yüce Tanrı da bekliyor: Kahraman anne, kahraman öğretmen, kahraman pilot – astronot, kahraman mühendislik, vs… Ama tüm bunlardan önce, kadından kahraman insan olması, insanlığın ruhsal kurtarıcısı ve ruhsal yolu gösteren kahraman olması bekleniyor. Kadınsal Enerji ile dolu Yüce Sevgi Işığı taşıyan kadından beklenen - bu Işığa sahip çıkıp Işıklı kalması ve o Işığı koruyup artırmasıdır. Bunun için, şu ana kadar egosunu tatmin etmeye çalışan kadın, artık bencillikten vazgeçip sabırla bu Yüce Işığı yüreğinde çoğaltmak, korumak ve insanları ve dünyayı daha da çok aydınlatmak için çalışmak gerekmez mi? Uyanmak, Gözleri açmak gerek! Bu defa fizik gözleri değil, insan kendi ruh gözünü açmalı! Ruh gözünü açınca insanın yüreğinde neler olduğunu görmek mümkündür ve böylece, binlerce-milyonlarca insanın ve canlının sesini, acısını duymak mümkündür! Dünya'da bugün çekilen acılar ruhsuzluktan ortaya çıkan acılar değil midir? Günümüzde ortaya çıkan birçok doğal felaketler, savaşlar, bilinmeyen öldürücü hastalıklar vs... ruhsuzluktan ve onunla birlikte gelen ahlaksızlıktan ve cehaletten değil midir? Daha ne kadar süre insan, hem kendine, hem yakınlarına, hem Dünyaya ait bu haykırışlara, yüreklerde yankılanan acılara, ruhsal felaketlere, kapatabilir ruh gözünü ve kulağını? Hayır, artık uyanmak, gözleri açmak gerek! Açma vakti geldi! Bir zaman gelecek ve kadın kendi gücünü ve görevini tam idrak edecek! İşte kendi gücünü ve görevini tam idrak edince unutmaması gereken iki şey var: İnanç ve Sevgi. Çünkü, insan inandıkça daha çok sever ve sevdikçe daha çok inanır. Kime inanç ve sevgi? Tanrıya ve Yüce Işıkla dolu Göklere ve aslında insanın içinde olan Yüceliğe ve Tanrısallığa… İnanç ve sevgi olsun ki, sabır ve cesaret olsun, artsın! İnanç ve sevgi olsun ki, ümit olsun; Gerçeği, İyiliği, Güzelliği ve Özgürlüğü yaşamaya ümit... Kadının yüreğinden çıkan ışık, kılıç gibi keskindir ve aynı zamanda merhametlidir! O Işık kılıcı – titretir ona baskıyla yaklaşanı… O Işık kılıcın merhameti en karanlıkta olana bile Güzelliği, Yüceliği ve Gerçeği öğretir. Kadına yöneltilen ve Tanrının isteği gibi gösterilen hiçbir baskı doğru değildir. Çünkü O, kadını ezilsin diye yaratmadı. Tanrı kadını yeni hayat verme yeteneği ile, kendi yaratıcılığının örneği olsun, bunu yaşasın ve yaşatsın diye yarattı. Yücelik duygusu olmadan kahramanlık cesareti olmaz. Yücelik, gerçekten de her insanın özünde, Tanrısal doğasında bulunuyor. Ve Yücelik, her insanda çeşitli hallerde bulunuyor. Kahramanlığın belirli bir yönü olmadığı gibi, Yücelik de her insanda farklı hallerde bulunur. Kahramanlık, öncelikle insanın Gerçek ve Yüce doğasını yani Yüceliğini idrak etmesi ile ortaya çıkar. Yüce, Tanrısal, Gerçeğe dayanan kahramanlık şiddet içermez. Eğer insan sadece kendi egosu için ve kendi şahsiyeti ile hareket ederse, ne yaparsa yapsın, onun eylemi kahramanlık sayılmaz. Çünkü kahramanlık insanın kendi çıkarı için, kendi faydası için yapılmaz. Kahramanlığın amacı fedakarca ve özveri ile başkalarına, topluma veya dünyanın doğasına hizmet etmek ve toplum için önemli bir ilerleme sağlamak veya önemli maddi ve manevi değerleri korumak! İşte bu nedenle, insanlığın artık uyanması gerekmez mi! Kendine ve tüm insanlığa merhamet edip dünyaya ve topluma hizmet etmeye başlaması gerekmez mi?
KAHRAMAN KADINLAR
TÜRK KADIN KAHRAMANLARI BAHRİYE ÜÇOK FATMA SEHER ERDEN GÜL ESİN HALİDE EDİP ADIVAR NAZİFE KADIN NENE HATUN NEZAHAT HANIM SABİHA GÖKÇEN SÜREYYA AĞAOĞLU RAHMİYE HANIM
DÜNYA KADIN KAHRAMANLARI ALISON STREETER ANNE TERESA ANNE FRANK CARRIE CHAPMAN CATT CLARA BRETT MARTIN ELIZABETH CADY STANTON ERNESTINE ROSE EVA PERON FEODOSIA MOROZOVA GERTRUDE EDERLE GINETTE HARRISON HELENA ROERICH INDIRA GANDHI JEANNE D’ARK JESSICA DUBROFF JUNKO TABEI LUCRETIA MARIA DAVIDSON MARGARET SANGER MARIA BAIDA MARIE CURIE MARINA POPOVICH MARY WOLLSTONECRAFT MERYEM ANA MISIRLI MARIA SADAKO SASAKI SAMANTHA SMITH SOFIA KOVALEVSKAYA SOPHIE SCHOLL THÉRÈSE DE LISIEUX VALENTINA TERESHKOVA WANDA RUTKIEWICZ YEKATERINA DASHKOVA
TÜRK KADIN KAHRAMANLARI
BAHRİYE ÜÇOK
Bahriye Üçok (1919 – 6 Ekim 1990), Trabzon’da doğdu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi - Ortaçağ Türk-İslam Tarihi Bölümü'nden mezun oldu ve aynı zamanda Devlet Konservatuarı Opera bölümünü de bitirdi. On bir yıl boyunca Samsun ve Ankara'da lise öğretmenliği yaptıktan sonra, 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde ilk kadın Öğretim Üyesi oldu. 1954 yılında "İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlarla" adlı tezinde başarılı bulunarak doçentliğe yükseldi. Farsça ve Arapça'yı iyi bilen Üçok, Kur-an'ı Kerim'e bağlı kalarak İslam dinini çağdaş ve gerçekçi yorumladı. Bu nedenle 1960 yılından itibaren tehditler almaya başladı. Yine de korkmadı ve kitaplar, araştırma yazıları, gazetelerde makaleler yazmaya devam etti. Kitaplarından bazıları "İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler", "İslam Devletinde Kadın Hükümdarlar", "İslam Tarihi", "Emeviler - Abbasiler ve Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu"dur. Her zaman İslam dininin yanlış yorumlandığını, oruç tutmanın zorunlu olmadığını ve İslam'da başörtüsü kavramının bulunmadığını konuşmalarında vurguluyordu. 1989'da televizyonda yapılan bir açık oturumda da bu görüşlerini savunması üzerine "İslami Hareket" adlı örgütün yoğun tehditlerini almaya başladı. Tehditlerin ardından, 6 Ekim 1990 günü evine gönderilen kitap paketini kapısının önünde açmaya çalışırken, içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi. Bahriye Üçok, yaşamını kaybetme riski taşısa da inandığı gerçekleri kararlılıkla savunmuştur ve yaşamı boyunca özellikle İslam devletlerinde insanların aydınlanması için çalışmıştır.
1888’de Erzurum’da doğdu. Fatma Seher savaşta görev alabilmek için Atatürkle görüşmek istedi ve bunun için 1919’da Sivas Kongresi zamanında Sivas’a gitti. Atatürk ile görüşmesinin ardından, Birlik Komutanı olarak görevlendirildi. 300 askerlik birliği ile, Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu belirleyen en önemli savaşlardan biri olan - Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde askerleriyle birlikte kahramanca savaştı. Savaşın ilk günlerinde karşı birliğe esir düşmüşse de, kaçarak yeniden birliğinin başına geçti. Kahraman kadın, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “üst teğmen” rütbesi ile emekli oldu ve emekli maaşını Kızılay’a bağışladı. Fatma Seher Erden’in Anıtkabir’de büstü bulunmaktadır. Fatma Seher, kadının erkeğe destek vermesinin yanı sıra erkeklere önderlik yapabileceğini de göstermiştir. Fatma Hanım, gerçek ve yürekten cesareti ile büyük bir asker birliğini yılmadan yönetecek güçte bir kahramandır.
GÜL ESİN
Gül Esin, Cumhuriyet’in ilk kadın muhtarıdır. 1930 yılında, Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmış ve 26 Ekim 1933’te yeni kanunla kadınlar köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme hakkını kazanmıştır. Türk Kadınına saygı duyulan ve hak ettiği onurun verildiği Cumhuriyetin ilk yıllarında Gül Esin’in muhtar olduğu, 11 Aralık 1933’te Halkevi Gazetesi’nde çıkan ‘Büyük inkılabın il kadın muhtarı, vazifen kutlu ve mutlu olsun’ manşetli haberle tüm ülkeye duyrulmuştur. 32 yaşında muhtar seçilen Gül Esin, yaklaşık 500 oy alarak Aydın’ın Çine İlçesine bağlı Karpuzlu Köyü’nde bu görevi üstlenmiştir. Muhtar olmasının ardından kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklayan Gül Esin, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokarak da büyük başarı elde etmiştir. Gül Esin, muhtarlık yaptığı dönemde Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir. Gül Esin, kadının küçük düşürülüp ezildiği köyde doğruyu, güzeli kısaca kültürü yaymaya çalışmıştır. Köydeki birçok insanın karşı çıkmasına rağmen, Gül Esin bir köy muhtarı olarak köy halkının hayatını çağdaş Kültüre yükseltmeyi başarmıştır.
HALİDE EDİP ADIVAR
Halide Edip Adıvar (1882 – 1964), İstanbul’da doğmuş Türk yazar, eğitimci ve askerdir. 1908'de gazetelerde çıkan kadın özgürlüğü ve hakları, kadın ve erkek eşitliği ile ilgili yazıları nedeniyle, kadını köleleştirmek isteyen insanların düşmanlığını kazandı. 1909'dan sonra eğitim alanında da görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Adıvar ilerleyen tarihlerde Colombia ve Delhi Üniversitelerinde konuk profesör olarak eğitimler verdi. 1939'lu yıllarda kadın hakları üzerine konferanslar vermek üzere Amerika'ya gitti. Ayrıca Mahatma Gandhi tarafından Hindistan'a kadın hakları üzerine konferans vermesi için çağrıldı. 1912’de Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde hemşirelik yaptı. 1920'de Anadolu'ya kaçarak onbaşı rütbesi ile Kurtuluş Savaşı'na katıldı; hem karargahta çalışıyordu, hem de savaş alanında yaralananlara yardım eden Kızılay’da hemşirelik yapıyordu. Savaşta gösterdiği kahramanlıklardan dolayı üstçavuş oldu. Halide Edip savaş yıllarında cephede bulunmanın yanısıra, bir yandan da İstanbul’a gizlice giderek kadınların toplandığı mitinglere katılıyor, konuşmalar yapıyordu. Bu konuşmalarda cephedeki askerlerin giysi ve yiyecek ihtiyaçlarını anlatıyor, askere yardım için kadınların seferber olması gerektiğini ve kadınlara bunu nasıl yapabileceklerini öğretiyor, onlardan yardım toplamaya çalışıyordu. Bir yandan da, eşleri, babaları, çocukları cephelerde bulunan sürekli acılar ve kayıplar yaşayan kadınların yüreklerine umudu yayıyordu: “Gece karanlık bir gece. Ama insan hayatında sabahı olmayan gece yoktur.” Halide Edip, savaş yılları dışında, yaşamı boyunca toplumsal ve siyasal alanlarda, kadın psikolojisi, kadın ve erkek sevgisi, ulus ve yurt sevgisi, özgürlük ve kültür konularında hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizceden Türkçeye çeviriler yapmıştır. Zamanında dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir. 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı olmuştur. Halide Edip, 1964 yılında 76 yaşında ölmüştür. Halide Edip Milli Mücadele’de bulunmuş ilk kadınlardan biri, Türkiye’de ilk Kadın Derneği’nin kurucularından, İngiltere’de konferanslar veren ilk Doğu kökenli kadın ünvanına sahiptir. Bu ilk’lerin yanı sıra Halide Edip, 31 Mart’ta isyancıların, işgal sırasında İngilizlerin, Milli Mücadele sırasında padişahın yasaklılar listesinde ismi yer alan kadınlardandır. Halide Edip bütün yaşamı boyunca baskılar görmüş, ama buna rağmen ısrarla özgürlük mücadelelerine devam etmiştir; her zaman ve hiç çekinmeden yanlışları ifade etmeye çalışmıştır. Halide Edip kadının hem kendi özgürlüğünü, hem de ulusal özgürlüğü kararlılıkla savunması gerektiğini, kendi yaşadıkları ile kadınlara örnek olarak göstermiştir. Özgürlüğün ve kültürün önemini, yazdığı eserlerinde insanlara öğretmeye çalışmıştır. Bununla beraber, güçlü iradesi ile özgürlüğü meydanlarda savaşarak da savunmuştur; baskılar görse de cesurca birçok somut kültürel çalışmalar yapmıştır.
NAZİFE KADIN Kavakönü Köyü’nde yaşayan Nazife Kadın Çanakkale Savaşları sırasında fırında ekmek pişirip askerlere götürüyordu. Yunan ordusu 9 Mart 1922’de Çanakkale Bigadiç’i çevirir. Yunanlılar, Nazife Kadın’ın askerlere ekmek yapıp götürdüğü için askerlerin yerini bildiğini öğrendi. Nazife Kadın, ondan bilgi almak isteyen Yunanlılara karşı direndiği için (bilmediğini ve bilse bile söylemeyeceğini kararlılıkla söylemiştir), işkence yapılarak öldürülmüş ve ardından fırında yakılmıştır. Nazife Kadın, korkusuzluğu ve inancı sayesinde düşmana teslim olmayı değil, kahramanca ölmeyi tercih etmiştir.
Nene Hatun (1857 – 1955) Erzurum'da doğdu. 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçilmiştir. Nene Hatun, 1877–1878 Osmanlı - Rus Savaşı (93 Harbi diye de bilinir) sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nı (Tabya – bir bölgenin güvenliğini sağlayan savunma hattıdır) savunan Erzurum halkı ile birlikte kahramanca çalıştı. 7 Kasım 1877 tarihinde Rus askerleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’nı ele geçirince, Erzurum halkının kendi harekete geçti. Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Nene Hatun da onların arasındaydı. Evden çıkmadan önce, üç aylık bebeğini emzirmiş, "Seni bana Allah verdi. Ben de seni O'na emanet ediyorum." diyerek bebeği ile vedalaşmıştı. Nene Hatun bu çatışmada yaralanmıştı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmayan anne, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çalışıyordu. Yaralılara hemşirelik yapıyor, yemek pişiriyor, su dağıtıyor, hizmetten hizmete koşuyordu. Nene Hatun böyle bir ortamda tanındı, saygı ile sevildi, hatta adı tarihe yazıldı. Nene Hatunu ziyaret eden, NATO'da görevli Amerika'lı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım. Bugün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim." cevabını vermişti. İlerleyen yıllarda, Kurtuluş Savaşı sırasında eşini, oğlunu ve diğer yakınlarını kaybetti. 1952 yılında Aziziye Tabyasının kuzeyine, 93 Harbini simgeleyen bir anıt dikildi. O zamanlar, bu savaşa katılmış ve hala yaşamakta olan birkaç kişiden biri olan Nene Hatun tekrar hatırlandı. 1954 senesinde Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine “Nene” ünvanını verdi. Bu nedenle 1955 senesinde ise Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçildi. Tüm bunlara rağmen, Nene Hatun özellikle yakınlarını kaybettikten sonra yaşamını, ekmek bile bulamayacak kadar fakir bir şekilde geçirmiştir. Nene Hatun, 98 yıl yaşadığı Erzurum’da, zatüre hastalığından 1955’te hayata veda etti. Nene Hatun, halkın özgürlüğünü savunmak için savaşmıştır ve savaşın içinde kendini ve bebeğini hiç düşünmeden yaralılara hizmet etmiştir. Genel Hayır için yaptığı bu özverili çalışmaları ile kahramandır ve sadece kendi çocuklarının değil, tüm halkın annesi olmuştur.
NEZAHAT ONBAŞI
Nezahat Hanım’ın babası Hafız Halid Bey Çanakkale Savaşlarında 70. Alay komutanıydı. Savaş yıllarında eşini yitiren Hafız Halid Bey, 8 yaşındaki kızı Nezahat’i kimseye emanet edemeyip, yanına almıştı. Küçük Nezahat Çanakkale cephesinde savaş ortamında büyümüş ve buna alışarak bazı askeri eğitimler almıştır. Askerlik eğitimlerinde at binmesini, silah kullanmasını mükemmel öğrenmiş ve 12 yaşında “onbaşı” rütbesini almıştı. Babasının yanında cepheden cepheye koşmuş, çarpışmalara girmiş ve yüzden fazla düşman askeri öldürmüştü. Savaş sırasında psikolojik olarak sarsılan, bazen titreyen askerlerin yanına gidip “hadi beraber çarpışalım” diyerek, onları cesaretlendirmiştir. Savaşta şehit olan bir askerin cebinden çıkan mektupta asker annesine şöyle yazar: “Anne, Küçük Nezahat’i tanısaydın ve babası ile bu küçük kız arasında geçen kahramanca konuşmaları duysaydın, benim neden burada olduğumu daha iyi anlardın. Biz Mehmetçik, Nezahat’e Türklerin Jan D’Ark’ı diyoruz.”. Nezahat Onbaşı 30 Ocak 1921 yılında T.C.’nin İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmesi önerilen ilk vatandaşıdır ve bu öneri kabul edilmiştir. Ancak ne yazık ki, çok küçük olduğu için bu madalya kendisine verilmedi ve madalya yerine kendisine verilmesi düşünülen çeyiz de verilmedi. Yıllar sonra hatırlanan Nezahat Hanım’a, 78 yaşında iken, TBMM “Şükran Belgesi” vermiştir. Nazahat Onbaşı 24 Eylül 1993’te GATA’da vefat eder. Nezahat Hanım henüz küçük yaştaki bilinciyle özgürlüğün önemini ve onun için savaşmak gerektiğini yaşayarak idrak etmiş ve kahramanca savaşarak üstün başarılar kazanmıştır. Ayrıca olağanüstü alçakgönüllü bir kahramandır.
SABİHA GÖKÇEN
Atatürk’ün manevi kızı - Sabiha Gökçen (22 Mart 1913 - 22 Mart 2001), ilk Türk kadın pilotudur ve ilk Türk kadın savaş pilotudur. Sabiha, 22 Mart 1913’te Bursa’da dünyaya geldi. Anne ve babasını küçük yaşta kaybettiği için abisi tarafından büyütüldü. Ancak Sabiha okumak istiyordu ve küçük yaşında bunun yollarını aradı. 1925 senesinde, bir ziyaret için Bursa’ya gelen o dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk ile tanışmayı başararak, Ona okumak istediğini söyledi ve yardım istedi. Atatürk, ağabeyinden izin alarak Sabiha’yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü. 1934’te Soyadı Kanunun çıkmasından sonra Atatürk kendisine Gökçen soyadını verdi. Sabiha Gökçen, 1935'de Türk Kuşu’nun (Havacılık okulunun ismi) açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi ve başarılar göstererek Yüksek Planörcülük Brövesi aldı. Gökçen, Kırım’da ve Türkiye’de aldığı diğer bazı havacılık eğitimlerinden sonra, 25 Şubat 1936’da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Gökçen, uçuş eğitiminde gösterdiği başarılar üzerine, Atatürk’ün de desteği ile kadın savaş pilotu olmak istedi. O yıllarda kızlar askeri okullara alınmadığı halde, Eskişehir Uçuş Okulu’nda 1936-1937 döneminde, 11 ay boyunca özel eğitim aldı ve bu okulu da başarı ile tamamladı. 1937 yılında Tunceli Harekatı'na katılan Gökçen, böylece İlk Türk Kadın Savaş Pilotu oldu ve Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle, kendisine Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası verildi. 1938'de, uçağıyla yalnız başına 5 gün süren Balkan turu yapan Gökçen’e, Yugoslav Genel Kurmay Başkanı tarafından “Beyaz Kartal” Nişanı verildi. Gökçen, orduda kadınların çalışabileceğine dair bir kanun çıkmadığı için, ordudan ayrılmak zorunda kaldı. 1938’de Türk Kuşu’nda öğretmenlik yapmaya başladı. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu yönetim kurulu üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu. Sabiha Gökçen, 88 yaşında, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde hayata gözlerini yumdu. Sabiha Gökçen, kendi döneminin çok zor koşullarının üstesinden gelmeyi başararak ilk Türk kadın pilotu ve savaş pilotu olmuştur. Bu Kadın Kahraman, kadının yerde olduğu gibi gökte de önemli işler başarabileceğinin, cesaretinin ve yaratıcılığının çok güzel bir sembolüdür ve cesareti ile Türk kadınlarına örnek bir kahramandır.
SÜREYYA AĞAOĞLU
Süreyya Ağaoğlu (1903 – 29 Aralık 1989), Azerbeycan’da doğmuş bir Türktür. Türkiye’nin ilk kadın avukatıdır, kadın hakları savunucularındandır ve yazardır. Babası Ahmet Ağaolu Hukuk Profesörüydü. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının kendisi ile alay ettiği Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı hedeflemiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise engellerle karşılaşır. Süreyya, dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda, başını bile kapatmadan Üniversite ile görüşmeye gitmiştir. Yetkililere, Hukuk Fakültesine girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde gülüşmeler olur ve isteği reddedilir. Ancak Süreyya Ağaoğlu direnir ve kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 bayan arkadaşını daha götürünce, Üniversite bayan öğrencileri de Fakülteye alma kararı alır. O zamanlar, Üniversitede erkek ve bayan öğrencilerin bir arada eğitim görmesi yasaktır. Bu nedenle aynı fakültede bayan bölümü gibi bir sınıf açılır ve bu durum öğretim açısından zaman zaman zor durumlara sebep olur. Sonunda İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olmayı başaran Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanı sıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur ve bu konudaki cesur çalışmaları ile tanınır. 1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti'ne seçilir. Süreyya Ağaoğlu’nun yaşamı, kadın haklarının ve özgürlüğünün önemini anlatmak ve avukat olarak kadını savunmak ile geçecektir. 29 Aralık 1989'da İstanbul’da katıldığı “Kadın Hakları ve Çağdaşlaşma” konulu panelden ayrılırken düşen Ağaoğlu, beyin kanaması geçirdi ve tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Onun adına 1989 yılında para da basılmıştır. Ağaoğlu ayrıca Hür Fikirleri Yayma Derneği, Türk-Amerikan Üniversiteler Derneği ve Süreyya Ağaoğlu Çocuk Dostları Derneği'nin de kurucusudur. Süreyya Ağaoğlu’nun “Londra’da Gördüklerim” ve “Bir Hayat Şöyle Geçti” adlı kitaplarıyla, çeşitli hukuki makaleleri bulunuyor. Süreyya Ağaoğlu, kadının ezildiği ve eğitiminin kısıtlandığı bir dönemde, kadının haklarını savunmayı ve özgür olmasını sağlayacak bir avukat olmak istemiştir. Bu amacı için eğitim alabilme mücadelesi vermiştir ve bu mücadeleyi kazanmıştır. Diğer birçok kadına eğitim hakkını alabilmenin yolunu gösteren bu önder kahramanlığının yanı sıra yaşamı boyunca anne, kadın ve çocuk hakları için çalışmıştır.
RAHMİYE HANIM
Adanalı Rahmiye Hanım, 1920 yılında Türkler ile Fransızlar arasında yapılan Kurtuluş Savaşına katılmıştı. Savaşın ilk zamanlarındaki görevleri keşif ve cephe gerisinde kundakçılık yapmaktı ve bu görevlerini birçok kahramanlıkla gerçekleştirmiştir. Daha sonra kendi de savaşta çarpışmalara katılmıştır. 1920’de Fransızlara karşı harekete geçildiği sırada Türk askerlerinde yorgunluk ve korku sebepleriyle bir duraksama olunca, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olarak yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” demiş ve askerlerin toparlanmasını sağlamıştır. Aynı muharebede ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileriye atıldığında şehit olmuştu. Rahmiye Hanım savaşta en zor, riskli ve oldukça güç isteyen yorucu görevleri üzerine almış ve bunları başarıyla gerçekleştirmiştir. Böylece yürek gücünün fizik güçten daha üstün olabileceğini ispatlayıp, savaşın yılgınlığını ve yorgunluğunu taşıyan birlikteki tüm askerlere moral gücü vermeyi de bilmiştir.
DÜNYA KADIN KAHRAMANLARI
ALISON STREETER
Alison Streeter (1964- ), yüzme sporunda birçok İngiltere ve Dünya Rekoru kırmıştır. İngiliz Alison yüzmeye, astım hastalığından kurtulabilmek için başlamıştır. İngiliz Boğazını (La Manche) hayatı boyunca toplam 43 defa yüzerek geçmiş ve bunu başarmış ilk yüzücüdür. Bu boğaz şimdiye kadar, en fazla 33 defa bir erkek yüzücü tarafından geçilmiştir. Bir sene içinde 7 farklı boğazı yüzerek geçen Alison, 1988’de girdiği yarışmalar sonucu Fransa’dan İngiltere’ye En Hızlı Yüzen (8 saat 48 dakika) Kadın Yüzücü ünvanını almıştır. Fransa’dan İngiltere’ye aynı yüzme parkurunda 3 tur atmıştır: İngiltere’den başladığı turda Fransa’ya ulaşınca yeniden İngilteye gidip Fransaya geri dönmüş. İki tur atan ilk kadın olmakla beraber, 3 tur atan tek kadın ünvanını korumaktadır. Bununla beraber, 34 saat 40 dakika boyunca hiç durmadan yüzen, ilk ve tek kadın yüzücüdür. Alison dışında bunu sadece 2 erkek yüzücü başarmıştır. Bering Boğazı, Siberia Gölü, Küba - Florida, Kanada Boğazı, Catalina Boğazı yüzerek geçtiği örnek bazı yerlerdendir. Alison Streeter, disiplin isteyen, yorucu ve zor çalışmaları yaparak bedenini olağanüstü güçlü hale getirmeyi başarmıştır. Birçok insana olağanüstü görünen gayretli ve cesur çalışmaları sayesinde rekorlar kırarak, sadece kadınların değil, tüm insanlığın ufkunu açmaya yardımcı olmuştur. Kadının kendi bilincindeki engelleri aşınca bedensel her çeşit engeli de aşabileceğini ispat etmiştir.
ANNE TERESA
Anne Teresa - Agnes Gonca Boyacı (26 Ağustos 1910 – 5 Eylül 1997), Makedonya - Üsküp’te doğmuştur. Hayırsever Misyonerler Birliği’ni kurmuştur. İnsanlığın Genel Hayrı için yaptığı tüm çalışmalarından dolayı, kendisine 1979 senesinde Nobel Barış Ödülü verilmiştir. Agnes 18 yaşında rahibe olmaya karar verdi ve hayırsever çalışmalarıyla tanınan Hindistan'daki Loretto Hemşireleri'ne katıldı. Teresa adını bu dönemde aldı. Misyonerlik ve insanların eğitimi için yaptıkları çalışmalarıyla tanınan Cizvit rahipleriyle beraber, din savaşlarının sürdüğü ve açlığın hakim olduğu Hindistan'ın Bengal bölgesine ve ardından da Kalküta şehrine gitti. Kalküta'da St. Mary's Lisesi'nde coğrafya ve temel Hıristiyanlık bilgisi dersleri verdi. 1944'te aynı liseye müdür olarak atandı. Bazı misyonerlerin fanatik davranışlarına ve Teresa’ya gösterdikleri baskıya rağmen, din farkı göz etmedi ve Budist, Hindu ya da Müslüman ayırt etmeden herkesin yardımına koştu. Salgın hastalıkların olduğu bölgelere gitti. Acıları büyük olan Dünyanın bu bölgelerinde yoksulluğa, sefalete, açlığa, kavgalara tek başına çareler arayıp buldu. 1950 yılında Vatikan'ın izniyle Hayırsever Misyonerler Birliği'ni kurdu. Anne Teresa'nın 12 kişiyle kurduğu bu birlik, dünyanın 450 noktasında 4000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline geldi. 1982 yılında Irak’taki savaşta, Teresa Anne bombardıman altındaki Beyrut'taydı. 1982 yılının haziran ayında, üstünde hastane olduğunu belirten haç işareti olmasına rağmen bombalanan akıl hastanesine giden Teresa Anne, yıkıntılar arasındaki hastane binasına ulaşmış, kalorifer kazanlarının bulunduğu yeraltındaki bölümlerde mahsur kalmış onlarca çocuğun dışarı çıkarılmasına yardımcı olmuştur. Çocukların bazıları yaralıydı, aralarında çırılçıplak olanlar vardı. Bombardıman gürültüsü nedeniyle tam bir psikolojik travma geçiriyorlardı. Doktorların bile ne yapacağını bilemediği kararsızlık halinde Teresa Anne, hep olduğu gibi telaşsız ve kendinden emindi. O, sahip olduğu Tanrısal Sevgiyi, öyle bir ortamda bile, tüm çocuklara verdi. Her bir çocuk ve bebek ile ilgilendi, onları kucakladı ve sevip okşadı. Hem canı acıyan, hem de korku ve dehşet ile bakan bu çocukların, gerçek ihtiyaçlarının sevgi olduğunu biliyordu. Teresa Anne, onların annesiydi. Bu büyük kadın, bombardıman altındaki topraklarda onlarca çocuğun hayatını kurtarmıştı. Anne Teresa tüm insanlığı bir görüyordu ve kendini insanlığın genel hayrına ve mutluluğuna adamış bir kadındı. Hayırsever faaliyetlerinden ötürü 1979 yılında Nobel Barış Ödülü kendisine verilmiştir. Bu ödülün sadece 1 dolarını üzerine sari giysisi satın almak için alarak, geri kalan tüm ödülü yoksullara ve savaş kurbanlarına dağıttı. O, birçok millet için anneydi, Teresa Anne herkesin annesiydi! Bu nedenle tüm ülkelerde farklı dinden birçok insan, Teresa Anne'nin kendi ülkelerinin insanı ve kendi dinlerinden biri olduğunu kabul eder. 5 Eylül 1997’de Kalküta’da dünyadan ayrıldı. Teresa Anne, insanlığın bir olduğunu düşünüyor ve Genel Hayır için çalışıyordu. Tüm insanlığa duyduğu Tanrısal Sevginin Gücünü anlamış ve yaşamı boyunca insanlara gerekli yardımlarda bulunarak bu Sevgiyi dağıtmak için çalışmıştır. Teresa Anne’nin sevgi dolu, özverili ve cesur çalışmaları bu Sevgi Gücü sayesinde artarak devam etmiş ve hiçbir şey Onu durduramamıştır. Sürekli insanlığa Yüce Sevgi Bilincini ve Birliği öğretmeye çalışmıştır.
ANNE FRANK
Anne Frank - Anneliese Marie Frank (12 Haziran 1929 – Şubat veya Mart 1945), Almanya'daki Yahudi soykırımının simge isimlerindendir. Temmuz 1942'de Frank’ın annesi Edith, Naziler tarafından SS merkezine (nazi hücum kıtası) çağırılır ve orada Yahudi olarak işaretlenir. Bu nedenle, Anne Frank’ın ailesi saklanma kararı alır ve saklanmak için baba Otto Frank'ın ofis binasının arkasında bulunan gizli bölmeye, tüm aile ve dört dostları birlikte sığınır. Henüz Anne 14 yaşındadır. Burada bir hapis hayatı yaşarlar ve ailelerin dış dünyayla bağlantısını, ihtiyaçlarını Otto Frank'ın sekreteri Miep Gies sağlar. Anne Frank, daha önce kendisine hediye edilen bir hatıra defterine, saklandıkları 2 yıl boyunca yaşanan olayları günü gününe yazmıştır. 2 yıl saklanarak yaşadıktan sonra yakalanırlar ve trenle Polonya'daki Auschwitz esir kampına gönderilirler. Kısa bir süre sonra Frank’ın annesi ölür. Aynı yılın sonbaharında Anne Frank ve ablası Margot, Bergen-Belsen kampına gönderilirler. Margot ve Anne tifodan ölür. Baba Otto Frank, Kızıl Ordunun gelmesiyle kamptan kurtulur. Baba Frank, eski sekreteri Miep'in kendisine ulaştırdığı Anne'nin günlüğünü defalarca okur. Sonra bir kopyasını profesör bir arkadaşına gönderir. Bu arkadaşının önerisiyle, Anne’nin günlüğünü yayımlamaya karar verir. İlk olarak kitap 150 bin adet basılır. Bu baskıyı diğerleri takip eder ve sonunda bu günlük, Türkçe dahil 60 dile çevrilir ve en çok okunanlar listesine girer. Bir süre sonra Frances Goodrich ve Albert Hackett Anne’nin günlüğünü tiyatroya uyarladı ve bu tiyatro oyunu ilk kez Broadway Sahnelerinde Frank ailesinin üyeleri canlandırılarak oynandı. Daha sonra Münih Kommerspiele Tiyatrosunda tek dekorlu bir tiyatro olarak Alman tiyatrocu Christia Keller tarafından canlandırıldı. Anne Frank, soykırımın ve savaşın tüm ağırlığını üzerinde hissederken, küçük yaşında yaşadıklarını ve yorumlarını yazmıştır. Böylece insanlık dışı ayrımcılığı ve savaşı, bir çocuğun büyük yüreğiyle tüm Dünyanın okumasını ve bu acıları unutmamasını sağlamıştır. Anne Frank, hatıra defterine ‘öldükten sonra da yaşamak istiyorum’ diye yazmıştır.
CARRIE CHAPMAN CATT
Carrie Chapman Catt (9 Ocak 1859 – 9 Mart 1947), kadının oy hakkı kazanmasını sağlayan Amerikalı liderdir. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanması için, uluslararası çalışmalar yapmıştır. Bugün hala varlığını sürdüren, Uluslararası Kadının Seçme Hakkı Birliği’nin kurulmasına 1920’de yardım etmiştir. Ayrıca bu önemli birliğin başkanlığını, iki dönem kendisi yürütmüştür. Catt tüm dünya kadınlarının, bu konuda bilinçlenmesini sağlamıştır. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Kadın Barış Birliği’ni kuranlardan biridir ve her zaman şiddete karşı durarak, dünya barışını kadınsal barışçıl yollarla sağlamaya çalışmıştır. Carrie Chapman Catt, annenin – kadının toplum ve devlet yönetiminde seçme ve seçilme hakkı olması gerektiğine, kadının bu konularda fikrini ve varlığını özgürce ortaya koyması gerektiğine inanmıştır ve bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Zaten çocukları bakan, büyüten ve eğiten annenin, Devletin de en yüksek kurumlarında etkili bir yönetici rol almayı hak ettiğine inanmış, bunu savunmuş ve sonunda kadınların seçilme ve seçme hakkını gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Bu cesur kadın farklı ülkelerde yaşayan kadınları, bu konuda bilinçlendirmeye ve onlara da yol göstermeye yorulmadan çalışmıştır.
CLARA BRETT MARTIN
Clara Brett Martin (25 Ocak 1874 – 30 Ekim 1923), Kanada’nın Toronto şehrinde doğmuştur. Kanada’da ilk kadın avukat olmayı başararak, birçok ülkede de kadınlara bu yolu açmıştır. 1891 yılıında Kanada Hukuk Topluluğuna, kendisini hukuk öğrencisi adayı olarak kabul etmelerini ve sınavlara alınmasını rica etti. Hukuk cemiyetinde bu konu uzun tartışmalara yol açtı, ancak yine de, pratik hukuk eğitimine sadece erkeklerin uygun olduğu gerekçesi ile Clara’nın ricası kabul edilmedi. Clara amacından vazgeçmeden kadınlara bu yolu açmak için doğrudan devletle görüşmeye başladı. Sonunda Hukuk Topluluğu’na, kadın veya erkek fark etmeden tüm insanların alınabileceğine dair anayasada kanun çıkarılmasını sağladı. Böylece Clara aslında diğer birçok dalda da kadınların eğitim alması için yolu açmış oldu. Clara Brett, o zamanlar kadın özgürlüğünü kısıtlayan ve kadınların önünü kapatan büyük bir engeli – hukuk gibi bazı mesleklerde eğitim yasağını yok etmek istemiş ve bu isteğini gerçekleştirmiştir. Kanun çıkarılmasını sağlayarak kadınların avukatlık eğitimi almaya hak kazanmasını ve avukat olmasını sağlamıştır. Böylece kadınların farklı dallarda da eğitim görmelerini sağlayacak yolu kahramanca açmıştır.
CLARA ZETKIN
Clara Zetkin (5 Temmuz 1857 – 20 Haziran 1933), 8 MART - DÜNYA KADINLAR GÜNÜ’nü öneren ve bunun kabul edilmesini sağlayan Alman kadındır. Clara Zetkin, yaşamı boyunca tüm insanlığın özgürlüğü için kadının özgürlüğünün gerekli olduğunu düşünmüş ve bunun için kadın haklarını savunmuştur. Anne, ev kadını ve çocuklar için pedagojik çalışmalar yapmış ve bu konuda “Eşitlik” isimli dergiyi yayımlamaya başlamıştır. Bu projelerinde hedefi, kendi deyimiyle “Gerçek insanlığın temel ilkeleri”ni anne ve babalara öğretmektir. 1907’de Uluslararası Sosyalist Kadınlar İlk Toplantısında, bu çalışmalarından dolayı, uluslararası sekreterliğe Clara seçilir ve yayımladığı “Eşitlik” dergisi uluslararası yayın organı olarak belirlenir. Özellikle “Eşitlik” dergisi aracılığıyla, yaklaşan birinci dünya savaşını durdurmak için birçok yazılar yazmış, savaşı önlemek için toplumu bilinçlendirici eylemlerde bulunmuştur. Bu dönemlerde New York’ta onbinlerce kadın, günde 12 saatlik çalışma saatlerine, düşük ücrete karşı, kadının oy hakkı için ve çalışan kadının doğum izni için yürüyüşler yapmaktaydı. 1910’da Clara Zetkin, Kopenhag’da Uluslararası Sosyalist Kadınlar ikinci toplantısında Dünya Kadınlar Günü’nü önerdi ve bu öneri kabul edildi. 19 Mart 1911’de ilk kez Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de kutlanan Dünya Kadınlar Günü’nde erkekler ve kadınlar birlikte kutlamalar yaptı. Bu kutlamalarda kadınların oy verme, seçme ve seçilme, meslek edinme, mesleki eğitim görme hakları istendi. Kullandıkları slogan ise “Ekmek ve Gül” idi. Ekmek yaşama güvencesini, karın tokluğunu ve gül ise sevgi, hoşgörü ve anlayış içeren yaşamı simgeliyordu. Rusya, Avusturya, Macaristan, Almanya, Hollanda, ABD, İsviçre ve başka ülkeler, 1914 yılından itibaren Dünya Kadınlar Günü’nü 8 Mart gününde kutlamaya karar vermişlerdir. Clara ölümünden bir yıl önce, 75 yaşındayken hala Berlin’deki Alman parlamentosunun kürsüsünden faşist tehlikeye karşı hararetli bir konuşma yapmıştır. 1948 yılında Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği “İnsan Hakları Genel Deklarasyonu”na göre kadınların Ekonomik, Sosyal, Politik ve tüm diğer insani haklarının erkeklerle eşit olduğunu ortaya koymuştur. Bu Deklarasyon’un özellikle ilk iki maddesini tüm kadınların bilmesi gerekir. Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. Madde 2- Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı yurttaş olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslar arası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir. 1977’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Rus kadınların “Ekmek ve Barış” için grev yaptıkları 8 Mart 1917 tarihinin gününü seçerek, Kadın Hakları ve Dünya Barışı Günü olarak 8 Mart’ı kabul etti. Fransız şair Louis Aragon, “Basel Çanları” romanında Clara Zetkin'in toplum karşısına çıkışını bu cümlelerle anlatır: “Konuşuyor… Tek başına bir kadın gibi değil, büyük bir Gerçeği bulmuş bir kadın olarak konuşuyor... Tüm kadınların yüreginde olanları ifade etmek için ve kendini başkaları için feda eden bir kadın olarak konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan kadın sınıfının ortasında, baskıya rağmen bilinci gelişmiş ve üstün bir kadın olarak konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, Clara ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bu çağın kadını.". Clara Zetkin, kadınların birliğinin ve birlik içindeki hareketinin çok önemli bir güç ve yüksek bir değer olduğunu düşünüyordu. Yaşamı boyunca kadınların özgürlüğünü ve birliğini sağlamak ve bunların önemini anlatmak için çalıştı. Clara’nın Dünya Kadınlar Günü’nü teklif etmesi sayesinde tüm dünyada kadınları birleştiren bu önemli gün kabul edilmiştir. Her yıl Dünya Kadınlar Gününde, çeşitli dernek ve birliklerde çalışan binlerce kadın ortak bilinç içinde bugünün kıymetini bilerek, Kültür değerleri için çeşitli çalışmalar yapmaktadır.
ELIZABETH CADY STANTON
Elizabeth Cady Stanton (12 Kasım 1815 – 26 Ekim 1902), Amerikalı, kadın hakları hareketlerinin ve sosyal çalışmaların liderlerindendir. 1848’de New York’ta birinci Kadın Hakları Kongresinde kendi hazırladığı Fikirler Deklarasyonu’nu sunması, Amerika’da kadın hakları ve seçme ile seçilme hakkı amaçlı hareketlerin ilki olarak büyük saygı görmektedir. Stanton, henüz kadın hakları ile ilgili çalışmalarına konsantre olmadan önce, eşi ve kuzeni ile birlikte köleliğe karşı aktif çalışmalar da yapıyordu. Elizabeth, kadının oy vermesini sağlamaya yönelik bir dizi çalışmalarının yanı sıra kadının ailevi hakkı, kadının miras hakkı, mülkiyet hakkı, çalışma ve kazanç hakkı, boşanma kanunları, aile sağlığı, doğum kontrol ve özgürlük sorunları ile de ilgilendi. 19. yüzyılın bu konularda tüm ılımlı hareketlerinin açıksözlü destekçisidir. Elizabeth Cady Stanton, kadınların özgürlüğü ve tüm özel hakları için hem kendi çalışmış, hem de bu amaçlar için başka kadınların yaptığı tüm çalışmalara da destek vermiştir. Elizabeth’in en büyük özelliği, kadın haklarını ararken erkeği küçültmeden, herkese sevgi duyarak yapmasıydı. Asla şiddet içeren çalışmalara katılmamış ve o tip çalışmaları desteklememiştir.
ERNESTINE ROSE
Ernestine Rose (13 Ocak 1810 – 2 Ağustos 1892), 19. yüzyılda Amerika’da kadın hakları hareketinin en güçlü entelektüel kuvvetlerindendir. Rose köleliğin tamamen kaldırılması için de çalışmıştır. Henüz 5 yaşında iken, insana öğretilen Tanrısal adaleti sorgulamaya başladı ve 14 yaşında kadını aşağılayan ve bunu insanlara öğreten tüm dini öğretileri red etti. 16 yaşında annesi öldü ve babası Rose’u, kendi rızası olmadığı halde bir arkadaşı ile nişanlayarak evlendirmeye karar verdi. Sevmediği biriyle evlendirilmeye kesinlikle karşı olan Ernestine, babasının bu kararını reddetti, ama babası baskıyla evlenmesi için ısrar edince, Ernestine mahkemeye başvurdu. O zamanlar bir bayanı, hem de böyle bir sebepten savunacak hiçbir avukat bulunamazdı ve Rose mahkemede kendi kendini savundu. Rose davayı kazandı; üstelik annesinden kalan miras da kendisine verildi. Mahkemelerden ve yenilgiden dolayı artık kendisinden neftret eden babası ile yaşayamayacak olan Rose, İngiltere’ye geldi. İngiltere’de kendi yaşamını kazanmaya çalışırken evlendi ve kocası ile Amerika’ya gitti. Amerika’da, kadın haklarını ve özgürlüğünü savunarak çok ciddi çalışmalar yapmaya başladı. Ernestine, Amerika’da, kadın haklarını halka seslenerek konuşan ilk kadınlardandır. Meclise evli kadının sivil, özel ve siyasi haklarını talep eden Dilekçe gönderdi. Bu, kadın hakları konusunda devlete gönderilen ilk Dilekçeydi. Daha sonra Ernestine, kadınlara bu dilekçenin önemini anlatarak sürekli yandaş artırdı. Ernestine Amerika’da birçok büyük ve önemli Konferanslarda, Kongre ve toplantılarda kadın haklarını savunan konuşmalar yaptı. Dilekçenin altında imzası olan kadınların sayısını artırıp, Dilekçeyi birçok defa devlete yeniden yolladı. Sonunda 1849 yılında Dilekçe resmen kabul edildi. Ayrıca Amerika’da kadın hareketi öncülerinden Elizabeth Cady Stanton gibi isimlerle tanışarak, yaptığı çalışmaları artırdı. 1854 yılında Ulusal Kadın Hakları Kongresinde, Amerika’da kadın hareketlerini yürüten kurula başkan seçildi. Yaşamının son yıllarında oluşan ciddi sağlık sorunları, 1873’de düzelmeye başladı. Sağlık sorunları düzelir düzelmez Ernestine, Avrupa’da da kadının oy hakkı kazanması için çalışmaya başladı. Rose, Londra’da, Edinburgh ve Scotland’de düzenlenen Konferanslarda kadının oy hakkı kazanması gerektiğini savundu. Ernestine Rose, 2 Ağustos 1892 tarihinde İngiltere’de yaşamını yitirdi. Ernestine Rose, kadının özgürlüğünün ve haklarının değerini biliyordu ve bu değerleri, zorlukları ve baskıları aşarak savundu. Rose’un, Amerika’da ve diğer birçok ülkede yaptığı çalışmalar ve kazandığı başarılar tüm dünya kadınları için örnek olmuştur. Ernestine, kadınları haklarını aramaları için bilinçlendirdi ve onların cesaretlerini artırdı.
EVA PERON
María Eva Duarte de Perón, (7 Mayıs 1919 – 26 Temmuz 1952), Eva Perón olarak bilinir ve Arjantin başkanı Juan Domingo Perón'un ikinci eşidir. Arjantin halkının çok sevdiği kahramanı Eva, İspanyolca “Küçük Eva” anlamına gelen Evita lakabıyla bilinir. Arjantin'in Los Toldos kentinde, beş çocuklu fakir bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasını yedi yaşındayken kaybetti ve 14 yaşında aktris olmak için Buenos Aires'e gitti. Buenos Aires'te bir süre işsiz ve parasız kaldıktan sonra radyolarda çalışmaya başladı. Radyoda şovlar yaparak ve tiyatroda küçük rollerde oynayarak hayatını devam ettiren Evita, 1944 yılında Juan Domingo Peron ile tanıştı ve bir süre sonra evlendi. Eşi Juan Domingo Peron, düşük gelirli işçilerin durumlarını düzeltmek için çalışan, halkın sevdiği biriydi ve ‘emekçi babası’ ismiyle tanınıyordu. Juan Peron, yaşamı boyunca toplam üç defa Arjantin Başbakanı oldu ve 1974 yılında öldü. Evita, kocasının Başbakanlığı döneminde kadın hakları için çalıştı ve aktif anlamda siyasetin içinde yer almamasına rağmen, her zaman siyasetle ve halkla iç içe oldu. İşçi sendikalarının örgütlenmesinde önemli rol üstlendi ve 1947 yılında kadınların oy verme hakkı elde etmesini sağladı. Fakir halka yiyecek, para ve ilaç yardımında bulundu, çocuklar için de yardım kampanyaları düzenledi. Arjantin halkının büyük sevgi ve saygı duyduğu Evita Peron, 26 Temmuz 1952’de 33 yaşında kanserden öldü. Kompozitör Andrew Lloyd Webber tarafından yaratılan ve Evita’nın hayatını anlatan “Evita Müzikali”, ölümünden yıllar sonra sahnelenmiştir. Müzikalin en önemli parçası "Don't Cry for me Argentina! – Benim için ağlama Arjantin!”dir. Eva Peron, hem yanındaki erkeğe – eşine, hem tüm kadınlara, hem de tüm topluma çeşitli yollardan yardım etmiştir. Kadının önemli haklar kazanmasını sağlamıştır. Sevgi dolu yüreği ve özverili çalışmaları, sadece kendi ülkesine değil, tüm Dünya ülkelerine örnek olmuştur.
FEODOSIA MOROZOVA
Feodosia Prokopiyevna Morozova (21 Mayıs 1632 – 1 Aralık 1675), Rusya’da doğmuştur ve kilise reformlarına karşı geldiği için şehit edilmiştir. Feodosia 17 yaşında iken, Rus Çar’ı I.Aleksey Mihayloviç’in özel öğretmeni olan Gleb Morozov ile evlendi. 1662’de eşinin erken ölümünün ardından, olağanüstü zenginliği ile Rus Sarayında önemli bir konumdaydı. 1660 senesinde Rusya Ortodoks Kilisesi’nin getirdiği modern reformlar, dini yaşamı, kilise yaşamını revize edip standartlaştırdı ve kilise bu reformlara karşı gelenleri şiddetle kınayacağını ilan etti. Morozova bu reformlara karşı gelmesiyle, en çok tanınmış kadındır. O, hem insanı dindar olmaya zorlayan reformlara, hem de dinle ilgisi olmayan bu otoritelere meydan okudu. Bu isyanlarından vazgeçmesi için ona yalvaran ailesine de aldırmadı. Mücadeleleri sırasında, her zaman geçerli olacak gerçek dini uygulamaları içeren reformları savundu. Feodosia görkemli zenginliğe sahip olduğu halde, o zamanın şartlarında dul olduğu için baskılar görüyordu ve tam özgür bir kadın değildi. Yine de, Moskova’da bir malikane almayı başardı. Böylece bu malikaneye sığınarak, dini görüşü ondan farklı olanlardan saklanabildi. Aynı zamanda, kendi görüşlerini yazıp basmak ve halka dağıtmak için imkan buldu. Feodosia, onunla aynı görüşleri paylaşan iki kadın arkadaşı ile birlikte, 1672 senesinde tutuklandı. Görüşlerinden vazgeçmeleri istendi, bu nedenle işkence gördüler. Morozova inançlarından ve görüşlerinden vazgeçmeyi asla kabul etmedi. Birçok eziyetin ardından, üç kadın bir manastırın altında bulunan çukur görünümlü odaya hapsedilmişlerdir ve burada 1 Aralık 1675 tarihinde üçü de açlıktan ölmüştür. Feodosia ile aynı görüşleri savunan “Old Believer” – “Eski İnananlar” (Yeni yapay inançlara karşı çıkan ve dinin İlk Öğretisini kabul edenler birliği) Birliği, inancından ve gösterdiği çabalardan ötürü Feodosia’nın gerçekleri bilen ve savunan bir Azize olduğunu ve şehit düştüğünü kabul etmektedir. 1675 yılında hayatı el yazısı ile yazıldığı halde, Feodosia geniş bir kitle tarafından tanındı. Feodosia’nın hayatını anlatan bu metin, “Old Believer” Birliğinin ideolojisinin sembolü ve anahtar metni olarak kabul edildi. Feodosia Morozova, gerçeklerin ve gerçek öğretilerin yanlış öğretilmemesi için ve bu değerlerin gelecekte unutulmaması için, yaşamını vermekten de çekinmeden savaşmıştır. Morozova, cesareti, inancı ve özverisi ile örnek bir kahramandır.
FLORA TRISTAN
Flora Tristan (7 Nisan 1803 – 14 Kasım 1844), Paris’te doğmuştur. Sosyalist bir yazar, kadın özgürlüğünün savunucusu ve köleliğin kaldırılması taraftarıdır. Birçok ülkede işçilerin birleşmesini ve işçilerin kendi haklarını birlik gücüyle istemelerini sağlamıştır. On yedi yaşında evlendiği kocası André Chazal, kumar tutkusu yüzünden borçlar altında kaldı ve Flora’yı ek kazanç sağlayabilmesi için fahişeliğe zorladı. Bu durumda, Flora iki çocuğu ve karnında bir üçüncüsüyle evden kaçtı. Flora kadın hakları ve tüm insanların özgürlüğü uğruna yaşamı boyunca çalışır. Kocasının, Flora ve çocuklar üzerinde her türlü hakka sahip olmasına ve çocuklarını ondan zorla almasına; polis tarafından sürekli koğuşturulmasına rağmen, Genel Hayır için yaptığı çalışmalara yılmadan devam eder. Tristan, Paris ve Peru'nun başkenti Lima'da parlamentoya girmiştir. Londra'da ise parlamentoya girmenin kadınlara kesinlikle yasak olduğunu öğrenir. "İnsan hakları, herkes içindir; yalnız erkekler için değil!" demiş ve bu tür kadın özgürlüğünü kısıtlayan tüm durumlarda isyan etmiştir. Bu söz, tarihin o dönemi için başkaldıran bir sözdü. Çünkü o zamanlar, her kadın kocasının mülkü sayılıyordu, Fransız yasalarına göre boşanma olanaksızdı, kadınların okul veya meslek eğitimi görmeleri olanaksızdı, kadınlar yerel sivil kurumlarına alınmıyordu, yani bağımsız olarak çalışmak ve geçimlerini sağlamak olanağından yoksundular. Flora’nın yazdığı “Bir Parya'nın Yolculukları” adlı kitabında kadın özgürlüğünü sağlamak, toplumsal ilişkileri, kadın-erkek dengesizliğini çözmek için yeni bir reform önermiştir. İstatistiklere göre, Fransa'da kocalarından ayrı yaşadıkları için toplumca hor görülen üç yüz binden fazla kadın olduğunu ortaya koyar. Flora ayrıca kadının erkek ile aynı eğitimi görmesi gerektiğini de belirtmiş ve bunun için de çalışmıştır. Napoleon yasaları ile yasaklanan boşanmanın tekrar yasallaştırılması için Millet Meclisi'ne çağrıda bulunur: “Bir ailenin mutluluğu ancak özgürlüğe dayalı bir hukuk çerçevesinde gerçekleşebilir. Hazreti İsa, “Tanrı'nın birleştirdiğini ayırmayın.” demişti. Bunu “Tanrı'nın ayırdığını birbirine zincirlemeyin.” diye tamamlamamız gerekmez mi? Meclisinizden, karşılıklı hakkaniyet ilkesine uygun olarak boşanmanın yine yasallaşmasını, her iki tarafın da boşanma isteminde bulunabilmesine izin verilmesini rica ediyorum.” Ancak bu rica geri çevrilir. Mahkemeye yaptığı bu çağrıdan sonra, Flora Tristan'ın kocası Chazal, evinin kapısı önünde pusuya yatıp ona tabancayla ateş eder. Flora canını kurtarır, ama kurşunlardan biri göğsünün altında kalır ve çıkarılamaz. Tristan 1843 yılında ise, İngiltere’de Emekçilerin Birliği'ni yayınlar; Flora’nın yayınladığı bu bildiride ‘insanların birleşmesi gerektiği ve bunun için tek yolun, erkek ve kadın haklarının temeldeki eşitliği olduğu’nu vurgular. Flora Tristan, 12 Nisan 1844'te |