Ana Sayfa
   Kadın Çağı
   Kadın Ruhsallığı
   Kadın Özgürlüğü
   Güzellik ve Kültür
   Kadın Yüceliği ve 
   Kahramanlığı
   Kadın ve Erkek
   S e v g i
   A n n e l i k
   Yeni Çağın
   Çocukları
   Sağlık ve
   Alternatif Şifa
   Metotları
   Yaratıcılık
   Anadolu
   Tanrıçaları
   Kütüphane
   Sorular ve Cevaplar
  
 
 
  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

GÜZELLİK ve KÜLTÜR

 

GÜZELLİK

Güzellik duygusu, ahenk, uyum, coşku duygularını canlandırır. O bir duygudan çok daha öte, bir bilinç halidir. Sadece o bilinç halinde, herhangi bir şeyin Ruhsal Yüce Özünü görünce, o şeyin Tanrısal Güzelliğini  idrak etmek ve yaşamak mümkün olur. Ve sadece o zaman o güzel şeyi, onu güzel eden Güzelliğin Kendisinden ayırt etmek mümkün olur. Güzellik ve güzel şey - iki farklı konudur; bunu ayırt etmek gerek olduğunu burada vurgulamak çok önemlidir. O bilinç halinde, çirkinliği görmek acı verir, ama onu da insan isterse Güzelliğe dönüştürebilir.

Güzellik bilincine (aslında ona Estetik Bilinci derler) sahip olan insan etrafındaki tüm Gerçek Güzellikleri çok net görür ve idrak eder. Çünkü Güzellik bilinci, insanın duygu ve düşüncelerini inceltir ve yüceleştirir. Böylece insan, bu Yüce Duygu ve Düşüncelerle gördüğü, yaşadığı Güzellikleri bir şekilde ifade etmek ister; mesela bir sanat eseri olarak o güzelliği ortaya çıkarıp onu insanın hayatına getirebilir.

Güzellik aslında yaşamın Işığıdır ve nefes gibi, Güneşin Işığı gibi insan hayatında vazgeçilmez bir değerdir. Güzellik Yüce Gerçeğin en parlak ifadesidir.

Bir insanın Gerçek Güzelliği, bedensel hiçbir şekilde ifade edilemez. Bir insanın güzelliği, onun bakışlarından, hatta hücrelerinden etrafa yayılan Temiz, Tanrısal Güzellik Işığının parlaklığı ile ortaya çıkar. Günümüzde her adımda görüyoruz ki,  insanlarda, hatta sanatçılarda olan güzellik anlayışı gerçeklerden ne kadar uzak. Örneğin, moda çoğu zaman çirkinliği estetize etmeye çalışırken, aynı zamanda insanların güzellik anlayışını da bozmaktadır. Mesela, her açıdan insanın aklına ve ruhuna zarar veren rock, metal müzik gibi yapıtlar toplumun hayatından silinmeli.

Ruhun doğal, öz, Tanrısal Güzelliğini yeryüzüne indirmek için gayret etmek; etraftaki Gerçek Güzellikleri idrak edip sevmek, korumak için gayret etmek gerekir.

Güzellik, Sevgi gibi, her canlı Yüreğin ihtiyacıdır. Öğretilen Güzelliklerden öte Tanrısal Güzellikler yaşamı doldurmalıdır. Sevgi ve Güzellik hep insanlıkla olsun!

 

GÜZELLİK, KÜLTÜR ve SANAT
 
 
 
Tanrının Güzelliğini hiçbir şekilde kimse ifade edemez. Ama Gerçek Güzelliğin O’na ait olduğu, hatta O’nun Kendisi olduğu, doğru bir ifadedir. Gerçek Güzellik Tanrıdır. Tanrısal Güzellik Tanrı’nın Yüreğidir ve O’nun Yüreğinin Sonsuz Sevgisidir. Bu nedenle, Dünyanın ve Kozmosun herhangi bir yerinde, herhangi bir şekilde, Tanrısal Güzellik ifade veya şekil alınca, insanın Yüreği büyük bir Coşku ile Sevinç, Sevgi, Yücelik, Tanrısallık yaşamaya başlar. Bu Tanrısal Güzelliğin ifadesi bir bakış veya bir duyuş olabilir; Kozmosta Galaksilerin ahengi olabilir; yıldızların parıltısı veya dağların ihtişamı veya doğanın güzelliği ve yüceliği olabilir.
 
Özetle, Güzellik güzel, yüce ve derin bakış ister; temiz bakış ve duru görü ister ki böylece, Tanrının Yüreğini görmek – Güzelliği görmek, yaşamak mümkün olsun. İşte bunu yaşayan ve yaşatan Gerçek Sanatçıdır. O, doğrudan Tanrısal Güzelliği doğada, Evrende hatta insan Yüreğinde görür ve ifade eder: ister müzikle, ister resimle, şiirle, tiyatro sanatı ile…
 
Gerçek Sanat, Yüreği coşturarak o Tanrısal Güzelliği yaşatır. Gerçek Sanat - doğrudan Tanrı’nın Yüreği ile yeryüzü arasındaki kanaldır. Bu nedenle, sanatçının egodan, kibirden, gururdan uzak durması gerekir. Ruhsal yaşam yaşaması, Sevgi, Sevinç ve Coşku dolu olması, Temiz ve Yüce düşünceler ve duygularla dolu olması gerekmektedir.  İşte o zaman onun sanatı, onun eserleri seyircileri o Göksel Tanrısal Güzelliğe, hatta Tanrının Yüreğine götürebilir!
 
Ruhsal eğitim ve Gerçek Kültür ise, tüm Dünya insanlarının bilincini arındırır ve yükseltir ve Gerçek Sanata ait olan Yüce bakışı kazanmasını sağlar. Böylece Kültürlü insan, her yerde Tanrı’yı görebilir ve Yüce Sevgiyi yaşayabilir. Böylece, Tanrı’ya sevgi, sevinç ve coşku ile, özveri ile yaklaşabilir ve tüm insanların ruhuna, doğaya, Dünyaya hatta Evrene de bu şekilde davranabilir.
 
Sanatın Yüceliği, Temizliği Gerçek Kültüre götürür. Gerçek Kültür, sadece Yüce bir hedef değildir; o, insanı, canının ve ruhunun aradığı Huzuru, Sevgiyi, Güzelliği, Mutluluğu bulabileceği Yüce Bilinç ve Ruh haline götürür.
 
Tanrısal Gözle bilge, hassas, özenli bakarak her şeye - insanlara, doğaya, dünyaya, yıldızlara, uzaya... kendi Yüreğindeki Tanrısal Coşkuyu dinlemek ve O Coşkuyu yaşamak mümkün. Böylece Gerçek Yüce Kültür Alanına ulaşmak hiç de zor değil. Çünkü her insan, özünde zaten Yüce Kültüre ve Gerçek Sanatsal Ruha sahiptir.
 
 

SANAT VE REALİTE

İnsan gözleri ile görülen güzel şeylerin dışında daha Yüce Güzellik var. Daha Güzel ve Yüce Realite var. Tanrısal Mutlak Güzellik var! Nedir dua? Dua bile, bu Yüce ve Güzel Realiteye yönelen insan ruhunun uçuşu değil mi? Realitede nefrete ve kötülüğe yer yoktur. Bir insanın, halkın veya devletin başka birisi üzerinde üstünlük kazanma çabası yoktur. Çünkü Yüce Mutlak Tanrısal Realite, Güzelliğin ta kendisidir. Dünyada ise, insanın gördüğü güzel şeyler, o Yüce Tanrısal Realitenin ışığını yansıtan şeylerdir. Neden bir şey güzel olur? Güzelliğin sırrı nedir? Dünyanın çoğu filozofu binlerce yıldır bu soruya cevap vermeye çalışıyorlar. Bu nedenle Estetik, ilmi felsefenin bir dalı olarak en eski ilimlerden biridir. Ve hala çağdaş Estetik teoriler, Güzelliğin gerçek kaynağının ne olduğunu ortaya koyamadılar. Eğer biz Güzelliğin nedenini ve kaynağını sadece dünyada arayacaksak biz onun gizemli özüne hiçbir zaman ulaşamayız. Güzelliğin sırrı Gökseldir, Yücedir; Onun Kaynağı ve Özü Tanrısal Işığın Yüreğinde saklanmıştır. Aynı şekilde sanatın da sırrı, insanın bildiği gibi bu dünyada değil. Platon’a göre, eğer bir sanatçı, örneğin ressam, bu dünyadaki güzel bir şeyin tablosunu yapıyorsa, o kopyadan kopya çekiyor. Çünkü Platon’a göre bu dünyada olan her şey Eydosferin, başka değişle Realitenin yansımasıdır, yani kopyasıdır. Bu nedenle diyor Platon, sanatçı, bu dünyada gözleri ile gördüğü objeleri tablosuna aktarmamalı; böyle yaparsa o gerçek sanatçı olamaz, o kopyacı olur. Gerçek sanatçı ise, kendi ruhu ile o Yüce Göksel Tanrısal Realiteye ulaşmalı ve dünyada gözlerin gördüğü objenin Eydosferdeki yani Realitedeki özünü görmeli, ruhunu ve gerçeğini görmeli ve onu kendi tablosuna veya eserine indirmeli. Yani sanatın amacı, Tanrısal Ruhsal Realitenin gerçek şekillerini bu dünyada, sanat eserinde, sanatsal bir imaj şeklinde materyalize etmektir. Tabii ki bunu yapabilmek için, sanatçı, kendi şahsiyetini, egosunu aşmak zorunda ve sanatçının yüreği Yüce Tanrısal Sevgi ile dolu olmak zorunda. Bir başka ifade ile, sanatçının sevgi duygusu Evrensel olmalı. O zaman onun eseri de o Yüceliği ve Güzelliği taşıyabilir. Ve sadece böyle eser ölümsüz olur

Biz bu dünyaya, sonsuzluktan çıktık ve geldik ve her bir insan bu sonsuzluğun önünde eşittir. Bu Yüce Sonsuzluk insanın doğasının en önemli tarafıdır. 

Yaşadığımız bu dönemin özelliği, insanın bilincini transforme etmek ve yüceltmektir. O Yüce Güzelliği gören ve Güzellik içinde yaşayan bilince geçmek için, mevcut bilinci terk etmek gerek.

Sadece bir yaşam duygusu ve heyecanı vardır: varlılığın sonsuz coşkusu ve sevinci. Tüm diğer yaşanan duygular sadece, onun engellenmiş ve bozuk modifikasyonlarıdır. Istırap ve acı bile, bu varlılığın sonsuz sevincinin yansımalarıdır, ama insan egosunun dar bir şekline sokulmuş ve sıkıştırılmış yansımalarıdır. Bu nedenle insanın bilincinin ve varlığının genişlemesi insanı Mutlak Bilince, Realite Bilincine götürüyor. İşte o Realite bilincinde artık insan egosu yok ve insan egosunun hiçbir engeli de yok. O bilinç halinde insan egonun tüm şekillerinden ve engellerinden özgürdür. İşte sanatın da amacı, insanın bilincini o Yüce Sonsuz Realitenin kusursuz Güzelliğine götürmektir ve onu böylece en Yüce Sevinç ve Mutluluğa kavuşturmaktır.

Çirkin şeyi insan sevemez. Çirkinlik, bozukluk, dejenere olan şeyler insana acı veriyor. Pazarda domates veya portakal seçtiğimizde çirkin, bozuk, çürük seçmeyiz; güzel olsun isteriz. Çünkü hayatın her tarafında ve her dalında bize sevinç veren şey, aslında, Güzelliktir. İnsanın yüreği sadece güzel şeyleri sever. Çünkü onun yüreğinde ve ruhunda Tanrısal Güzelliğin Işığı saklıdır. Ama eğer bazı insanlar ve sanatçılar gibi biri çirkin şeyleri seviyorsa ve kendi eserleri çirkin şeyleri yansıtıyorsa, ona gerçek sanat eseri demek mümkün değil. O dekadan eseri, yani çirkinlik ve bozukluğu estetize etmeye çalışan, ama aslında ve temelinde, dünyaya karanlık dağıtan bir şeydir. Ve böyle şeyler, yani sahte eserler yaratan insan da gerçek sanatçı olamaz. Çünkü onun yüreğinde o Yüce Güzelliğin Işığı sönmüştür. Ve o kendi egosunun dışında hiçbir şeyi asla algılayamaz. Ve onun, o Yüce Güzelliğe ulaşması imkansızdır.

Güzellik, dünyada gördüğümüz güzel şeylerin içinde bize dokunan Güzellik, bizi kendi köprüleri ile Yüce Realitenin Mutlak Güzelliğine götürüyor. Güzellik, en zor açılan kapıları açabiliyor. Güzellik, ışık kanatları veriyor insana ve insanların ruhlarını birleştirerek onları tek olan Yüce Realitenin Mükemmel Tanrısal Işığına götürüyor. Güzellik, bizim tüm hayatımızın onurlu ve soylu rehberidir.

Ruh Kültürü, sanatsal Kültürün özüdür. Ruh Kültürü insanın bilincini, ruhunu tüm engellerden, zincirlerden ve hapislerden kurtarır ve insanın Yüce Gerçek Doğasına götürür. Sanatçı için en güzel ve doğru yol, her şeyde, her zaman güzelliği aramaktır. Ve güzel şeylerden güzelliğin kendisine, yani Gerçek Güzelliğe ulaşmaya çalışmaktır.

Dünyaca ünlü Rus yazar Dostoyevski F. “Dünyayı Güzellik kurtaracak.” demişti. Başka bir büyük Rus yazarı ve ressamı Nicholas Roerich: “Dünyayı, güzelliğin günlük hayat içinde idrak edilmesi kurtaracak.” demişti. Aslında Güzellik yolunda, insan önce güzel şeyleri görebiliyor, sonra bilinci ve ruhu sürekli açıldıkça, o, güzel şeylerden güzel duygulara geçiyor. Sonra güzel duygulardan güzel düşüncelere, güzel fikirlere (idealara) geçiyor. Ve ruhun gelişmesi ile insan kendi egosunu aşabiliyorsa, sonunda o güzel, her anlamda Güzel ve Yüce hayata ulaşıyor. İşte aslında insanlığın Kozmik Evrim Yolunda onu daha da yüksek, intizamlı, kusursuz ve güzel hayat biçimlerine götürmek için, insanın Güzellik duygusu ve Güzellik sevgisi daima gelişmeli, genişlemeli ve yükselmeli. İşte insanın ruhunun ve bilincinin gelişmesinin temelinde, ruh Kültürü vardır.

Peki, Kültür nedir? Kültür kavramı iki kelimeden oluşmaktadır: Kült ve Ur kelimelerinden. Kült, eski Düritlerin dilinde sevmek, tapmak, hizmet etmek anlamına geliyor. Ur ise, uzak doğu dilleri açısından ışık demektir, yani Yüce Tanrısal Ruhsal Işık. Böylece, Kültür kavramının gerçek anlamı şudur: Kültür – insanın yüreğinde olan Yüce Tanrısal Işığı görmek, sevmek ve ona hizmet etmek; onu büyütmeye ve yükseltmeye çalışmaktır. İşte budur Kültür kavramının gerçek anlamı. Ne yazık ki son birkaç yüzyıl içinde, özellikle yirminci yüzyılın içinde Kültür kavramı çok büyük deformasyonlara uğradı ve onu sivilizasyon yani teknolojik uygarlık ile karıştırdılar. Herhangi bir uygarlık yani sivilizasyon ne kadar yüksek teknolojiye sahip olursa olsun, o, yapay bir şeydir ve geçicidir. Ve insanın ruhunu geliştirmek yerine, aslında, onun hapsine dönüşür. Kültür ise, insanın yüreğindeki Yüce Tanrısal Işığa hizmettir ve o ışığın ölümsüzlüğünü insanın hayatına getirir. Bu nedenle Kültüre ait her şey Tanrısal ve ölümsüzdür.

“Yaratanı ifade etmek için nerede bulurum kelimeler, eğer Himalayalar’ın eşsiz Güzelliğini görüyorsam.” böyle şarkı söylüyor Hintli. “Gerçekten mi bu kadar güzeldir Himalayalar.” “Gerçekten mi onlar bu kadar eşsiz ve inanılmaz Yüceliğe sahiptir.” “Orada sıra dışı şeyler oluyor mu?” “Neler içeriyor, nasıl Yüce Güzellikleri içeriyor Himalayaların Ruhu?”

Çirkinlik - karanlığa çekiyor, kötüleştiriyor. Sıradanlık - küçültüyor, bağlıyor, donduruyor. Yüce Güzellik ise – yükselişe, gelişime, kahramanlığa, genel hayra hizmet etmeye çağırıyor ve En Yüksek Sevgi ve Sevinç, Kozmik Evrim Yolunda götürüyor.

Bilinçli olarak güzelliğin derinliklerine dalmak ve daha da Yüce Güzelliğin derinliklerine dalıp Onun Gerçeğini yaşamak, kendi yüreğimizin içinde ve Evrenin Yüreğinin içinde olan Sonsuz Sevince – Realiteye dalmak, yükselmek ve onu yaşamak demektir.

Yaratıcılık – Mutlak Realitenin Yüce Güzelliğine dalmak ve onu bizim dünyevi hayatımıza transforme ederek, uyumlu hale getirip indirmek demektir.

Realitenin Mutlak Güzelliği ise var olan Tanrının ta Kendisidir. Bu nedenle Güzellik yolu, Tanrıya götüren yoldur. Daha Yüce ve Yüce Güzelliği algılayabilmek ve onu yaşamak, Yüksek Mutluluğa götüren yoldur. Kendi yüreğinin derinliklerine dalarak Realitenin Yüce Güzelliğini yaşayan insan, aslında kendi yüreğindeki Canlı Tanrıya ulaşıyor.

Gerçek Tanrının imajı daima canlıdır. Donup kalan imaj ise idoldür. Onun imajını canlandıran – sevgi, inanç ve Tanrısal Işık dolu Yürektir. Canlı, ölümsüz sanat imajını ve eserini de yaratan sevgi, inanç ve Tanrısal Işık Sevinci dolu Yürektir. Cansız, çirkin, geçici, hatta çirkin imajı yaratan, kuru akıldır.

Güzellik – Annedir – Alem Annesidir – Sevgidir – Tanrının Yüreğinden sonsuzluğa akan Yüce Güzellik, Mükemmellik İmajlarının akıntısıdır. 

Sanatın görevi, Güzellikten Yüce Güzelliğe ve Mutlak Realiteye götüren yolu göstermek ve açmaktır. Bu yol, Kozmik Evrim Yoludur.

Karanlıklılar – bu, sevmeyenler, sadece zarar verenler, sadece kendileri için yaşamayı sevenler, kendileri için sevenlerdir. Bir insan sadece kendisi için sevdiği zaman, onun yüreğinden dışarı ışık çıkmıyor. Sadece kendi içine biraz ışık veriyor veya öyle bir insanın içinde ışık tamamen sönmüş durumda oluyor. İşte böyle insanlar, karanlıklılar oluyorlar. Yani onların yürekleri karanlık renginde… Peki, o zaman böyle insanlar başka insanlara, kendi kötülükleri dışında, ne verebilirler ki?

Ama eğer böyle karanlıklılara ve mutsuzlara bile, onların kendisini severek, sevginin ne olduğu hissettirilebilse onlar da ışıklı olabilirler. Yüreklerin buzları erir. Onlar da bu kadar kör olduklarını fark ederek ağlamaya başlarlar ve onlar da herkesi sevmeye başlayabilirler. Sevgi, Kozmik Hayatın Temelidir. Güzellik – Sevgi Işığıdır. Realitenin Mutlak Güzelliğini yüreğinde yaşadığın sıcaklıkla hissetmek mümkün! İşte bu Yüce Realitenin Güzelliğini ve Onun Sıcaklığını hissettirmek ve yaşatmak sanatın Gerçek Görevidir.

 

SANATIN HAYATTAKİ ROLÜ

Birkaç sanat türüne somut olarak bakalım. Paris’te Capucines Bulvarında, Auguste ve Louis Lumières kardeşlerin (frères Lumière), dünyada ilk kez ücretli sinematograf seansını gösterdikleri günden bu yana, 110 yıldan fazla zaman geçti. Onlar izleyicilere birkaç tane dokümantal sujet (kısa film) gösterdiler: “La Ciotat tren istasyonuna trenin gelmesi” (L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat), “Lumière fabrikasından işçilerin çıkışı” (La Sortie de l’usine Lumière), “Bir bebeği annenin gözü ile beslemesi” (Le Goûter de bébé). İşte bunlar Dünyanın ilk filmlerinin adlarıdır. Ekran üzerinde birden fotoğrafların canlandığını gören izleyiciler çok şaşırmışlardı. Şehir meydanının hareketsiz fotoğrafı birden hayatın canlı akıntısına dönüştü. Bir atlı araba direkt seyircilerin üzerine geliyordu. Onun arkasından başka arabalar geliyordu, sonra yaya yürüyenler, sonra da toplum akıntısı… İlk seyirciler ekrandaki trenin tam onların üstüne geldiğini sanmış ve trenin onları ezeceğini düşünüp paniğe kapılmışlardı. Biri bağırıp kenara sıçradı; biri yüzünü elleriyle kapattı; biri koltuğundan kalkıp kaçmaya başladı… Seyirciler büyük heyecanla, hayatın kendisini seyrettiklerini sanıyorlardı, ekrandaki hareket eden imajları değil. O günden bu yana sinema sanatı, en toplumsal sanat türüne dönüştü. Bu dönemde ekran imajı gerçek hayata çok yaklaştı; hayatın gerçeğini tüm detayları ile, şekilleri ile, renkleri ile, sesleri ile, heyecanı ile ekranda gösterebildi. Hatta ekran sanatı etraftaki gerçekten çok daha ileri, gerçeğin ötesine gidebildi; yani dünyada insanın görmediği ve belki de hiçbir zaman göremeyeceği hayali, fantastik, metafizik ve mistik şeyleri ekrana koymayı başardı. Sinematograf konuşmaya başladı, sesli oldu, renkli oldu, dinamik oldu, polifonik oldu, çok planlı oldu. Televizyonun icadı ve gelişmesi ile birlikte ekran sanatı, her eve ve her daireye girmeyi başardı. O, sadece şu an yaşanan hayat gerçeğini yansıtmıyordu; sınırsız hızla bir ülkeden başka ülkeye, hatta başka dünyalara ve yıldız sistemlerine bizi götürüyordu. Onun sayesinde biz tüm gezegenin hayatını ve olaylarını kendi evimizden çıkmadan, bir ekranda görebiliyoruz. Sonra ortaya video sanatı çıktı. Filmler, kasetlere ve CD’lere kaydolmaya başladı. Bu teknolojinin sayesinde her bir insan sinema salonlarında ve televizyon programlarında olup bitenlerden tamamen bağımsız olarak, istediği filmi, istediği zaman kendi evinde defalarca, isterse istediği yerde duraklatarak veya yavaşlatarak veya imajı büyüterek görmeye imkan buldu. Bunun sayesinde insan kendi duygularına, kendi düşüncelerine, kendi ruhunun derinliklerine daha dikkatli bakabildi ve daha önce görmediği çok şeyi görebildi ve idrak edebildi. Bilgisayar teknolojisi sayesinde, ekran sanatı, en inandırıcı şekilde bu bilinen fizik dünyanın dışına çıkarabildi. Ya da maddenin atomlarına kadar derinlerine veya evrenin uçsuz bucaksız mekanlarına, başka gezegenlere, yıldızlara götürebildi. Ve bu şekilde, çağdaş sinema sanatı, insanın normal gözünün görmediği ve aklının algılamadığı realitenin daha ince, görünmeyen, daha Yüce Ruhsal Planlarına seyirciyi götürebildi. Ve şu anda bu görevinde başarıyla devam etmektedir. Artık çok yakında ekran kavramı da tamamen değişecektir. Holografik sinemanın bugün yarın ortaya çıkması ile, ekranın yerini mekan alacaktır ve sinema imajları tamamen üç boyutlu olacaktır. Hatta insanın etrafındaki dünyanın kokularına ve hislerine kadar tüm gerçeği birebir yansıtabilecektir. O sanat – Holografik sinema sanatı, seyirciyi de kendi içine alıp onu da filmin aktif bir elementi haline getirecektir. Bazı şaşırtıcı projelere göre, dünyanın göğü bir ekrana dönüşebilir ve inanılmaz Kozmik Gerçekleri yansıtabilir. 

İşte böylece ekran sanatı net bir şekilde gösteriyor ki, sanat ve realite, sanat ve hayat, sanat ve insanın iç dünyası gittikçe birbiri ile yakınlaşıyor ve iç içe giriyor. Sadece hayat sanatı etkilemiyor, en aktif şekilde sanat da hayatı etkileyebiliyor.

Peki, sonunda nedir sanat ve bu örnekte ekran sanatı ve onun hayattaki rolü nedir, onun gerçekle nasıl bir ilişkisi var?

Biz, sinema salonunda seyirci olarak oturup ekrana baktığımız zaman, o ekranın üzerinde her şey ama her şey görebiliriz. Ve ekranda gördüğümüz her şey bizi etkiliyor ve alıp götürüyor kendi dünyasına. Ama biz her zaman unutuyoruz ki, biz ekrana bakıyoruz ama ekranı görmüyoruz; onun yerine ekran üzerinde geçici imajları, hayatın yansımalarını görüyoruz. Ekran üzerindeki imajlar, ekran olmadan gerçekleşemez. Her çeşit imaj, kendi doğasına göre geçicidir. Sayısız çok imajlar geçebilir ekranın üzerinden, ama ekranın kendisini onlar değiştiremez. Ekran olduğu gibi beyaz ve sabit kalır. Aynı şekilde, etrafımızdaki dünyaya baktığımız zaman, biz gerçeği değil - Sonsuz ve Değişmeyen Gerçek yerine hayatın geçici tablolarını, imajlarını görüyoruz. İnsanın kendi hayallerinden, fantezilerinden, rüyalarından oluşan ve onlardan farklı olmayan illüzyonları görüyoruz. Aslında eskiden ilk sinema salonları illüzyon adı taşıyorlardı. Yani seyirci, sadece kendi bilinç ekranında algıladığı ve yansıttığı imajları etrafında gördüğünün farkında değil. Ama o imajların arkasında Büyük ve Yüce Tanrısal Realite vardır.

Bulut olmadan yağmur olmasının mümkün olmadığı gibi, sanatsal imaj olmadan sanat eseri olması da mümkün değil. İnsanın dünyası çeşitli imajlarla dolu… Aslında insanın gördüğü her şey imajdır, yani kendisi dışındaki objelerin bilincindeki yansımasıdır. Tabii ki, insanın bilincindeki objenin yansıması ve objenin kendisi aynı şey değil. Bu nedenle aynı şeyi herkes kendi bilincine göre görüyor; kendi aklına göre yorumluyor; kendi duyularına göre algılayabiliyor. Peki, sanat eserlerinde gördüğümüz sanatsal imajın, diğer imajlardan ne farkı var? Bu önemli soruya cevap vermeye çalışalım; çünkü ancak o zaman biz, gerçek sanat eserini sahte eserlerden ayırt edebiliriz. Sanatçı, örneğin ressam, etrafındaki doğada gördüğü herhangi bir objeyi ya da olayı, kendi eserinin konusu olarak alabilir. Ama eğer o bazı insanların dediği gibi, sadece ve sadece ‘ben böyle gördüm ve gördüğüm gibi de tuvale döktüm, tablo yaptım’ diyorsa, o sadece kötü bir kopyacı, ama asla sanatçı değil. Gerçek sanatçı gözü ile ne görürse görsün, kulakları ile ne duyarsa duysun, aklı ile ne anlarsa anlasın, bunlara hiç önem vermez. Bunlar onun için sadece malzemedir veya düşündürücü konular olabilir. Gerçek sanatçı gözleri ile dağ görüyorsa o dağı birebir fotoğraf yapmaya çalışmaz; en basit fotoğraf makinesi bunu daha iyi yapar. Ama hiç kimse fotoğraf makinesine sanatçı demiyor. Ne yazık ki, eğer bazı insanların bir resim hoşuna gidiyorsa ‘ah ne güzel, tam fotoğraf gibi yapılmış’ diyorlar; bu doğru değil ve gerçek sanatçı için daha çok bir hakaret gibi olur. Gerçek sanatçı gözün gördüğünü yapmıyor; gözün gördüğü objenin ruhunu görmeye, özünü görmeye çalışıyor. Herkesin görmediğini görüyor. Yani objenin yüzeysel tarafını değil, onun yüreğini, özünü, ruhunu görür ve öyle bir tablo yapar ya da bir senfoni ya da bir heykel. Büyük Hint şairi, yazarı ve sanatkarı Rabindranath Tagore, sanatın ve sanatçının amacını böyle ifade etmiştir: “Sonlu sanat şeklinde Sonsuzluğu göstermek. Budur sanatın amacı ve sanatçının görevi.” Ama bir dağa bakarken ya da bir çocuğa bakarken ya da bir çiçeğe bakarken, sonsuzluğu ve bu şeylerin ruhunu, özünü kim görüyor ki… Hemen hemen hiç kimse… Ama Gerçek işte orada, o yüzden gerçek sanatçı her şeyin Gerçeğine, Yüce Özüne, Yüce Kusursuz Mükemmel Ruhuna ulaşır ve onu indirir, maddeleştirir kendi eserinde ve insanın gözünün önüne koyar, ki o eseri izleyen seyirci de kendi ruhsallığını, Yüceliğini, Tanrısallığını görebilsin ve dünyadaki her şeyde de Onun Yüce Derinliklerinde olan Özü ve Ruhu ve Mükemmelliği görsün. Ama egosunu aşmayan insanın, böyle bir sanatçı olması mümkün değildir. Çünkü insanın egosu, yani şahsiyeti ve aklı her anlamda engelli olduğu için, dünyanın şeylerinin yüzeyselliğinin arkasındaki Ruhsallığı ve Tanrısallığı göremiyor, Gerçeği göremiyor. Gördüğü şeyler sadece kendi aklının yarattığı imajlar, hayaller, illüzyonlar. Bu nedenle büyük sanatçılar kendi şahsiyetlerini aşmış olan insanlardır. Şahsiyetin yarattığı sanat eseri şahsiyet kadar da kısa ömür yaşar ve sanatçı ölüp gidince onun eserleri de unutulur. Ama kendi şahsiyetini, egosunu aşan ve Yüce Realiteyi görebilen sanatçı, ölümsüz eserler yaratır. Çünkü o ilk önce dünya üzerinde gördüğü herhangi bir imajı, kendi yüreğinin Sevgi, Güzellik, Yücelik, Sevinç dolu ışığı ile doldurur ve canlandırır. Çünkü o gözün gördüğü dış dünyadaki objenin, imajın ölümsüz Ruhunu ve Özünü de gördüğü için o, onun Tanrısal ilk Mükemmel Güzelliğini görebiliyor ve o Yüce, Tanrısal ilk Tohumu (Matrix’i) kendi eseri içine indiriyor. Böylece sanat eserinin konusu olan herşeyin yüzeysel imajı Yüce, Mükemmel, Tanrısal, Ruhsal Işık ile dolmuş oluyor ve böylece sıradan imaj Sanatsal İmaja dönüşmüş oluyor! İşte herhangi bir imajdan Sanatsal İmajın farkı budur! Ruhsal Işık, Yüce Realitenin Mutlak Güzelliğini içeriyor. Ve bu nedenle gerçek sanat eseri insanın yüreğini, ruhunu, Yüce Tanrısal Doğasını uyandırabiliyor. Ve insanı değiştirip, transforme edip, arındırıp, ruhsallaştırıp O Yüce Realiteye, Tanrıya götürebiliyor. İşte budur Gerçek Sanatın amacı! Eğer herhangi bir eserin içinde böyle Yüce, Mükemmel Güzelliğin Ruhsal Işığı yoksa orada zaten sanatsal imaj yok demektir ve o ölü bir şeydir. Çünkü her imajı ve her objeyi canlandıran, O Yüce Tanrısal Işıktır. Bu nedenle Yüce Güzelliğin Tanrısal, Ruhsal Işığını taşıyan sanat eseri, sanatsal imajdan oluşmuştur. Eğer böyle bir ışık içinde yoksa o sanat eseri bile değildir; orada sanat yoktur.

Kuru akıl, dış dünyadan gelen veya hayal ettiği imajı cansız bir idole dönüştürüyor. Ama bizim ruhumuzun merkezi olan, Yüreğimize ait olan ışık ve sevgi dolu Estetik Bilinci, aldığı imajı canlandırıyor ve sanatsal imaja dönüştürüyor. Sadece sanatçıya ait olan Estetik Bilinci, dünyanın her çeşit imajlarının arkasında ve derinliğinde olan Güzelliği görebiliyor ve yarattığı her bir eserde o Yüce Güzelliği ve Ruhsallığı gösterebiliyor. Ama Estetik Bilincine sahip çok mu insan var? Ne yazık ki, ‘ben sanatçıyım’ diyen çoğu insanların veya sanatçı sayılan insanların Estetik Bilinçten haberleri bile yok. Estetik Bilinci ise zaten yok. Çünkü Estetik Bilinci, Estetik Kültüründen, Sanatsal Kültürden, Ruhsallıktan, Yücelikten, Temizlikten, Tanrısallıktan oluşan bir şey… Ama hala bu dünyadaki bazı ülkelerde sanatçılar hazırlayan, yetiştiren üniversiteler bile, Estetik dersini vermiyorlar.

Sanatsal Yaratıcılık- saklı olan imajların arkasında, objelerin arkasında saklı olan Güzelliği ve Yüceliği ortaya koyan Estetik Yaratıcılığıdır. Eğer bir sanatçı Estetik Bilince sahip değilse, Estetik İdealden, Estetik Değerlerden, Estetik Duygulardan, Estetik Algılamadan bilinci uzaksa, o Realitenin Güzelliğini göremez. Ve onun yüreğinde Yüce Sevgi Işığı yanmaz. Ve o zaman onun elinden çıkan şey, sanatsal imaj yerine, seyircilerin yüreğine hiçbir şey vermeyen, dokunamayan, etkilemeyen cansız bir idol olur. Akıl, Realitenin Güzelliğini asla göremiyor. Onu sadece insanın ruhunun merkezi olan, Gerçek Özbeni olan Yüreği, özel bir ısı ve ışık olarak hissedebiliyor ve yaşayabiliyor. Ve o zaman onun Yüreği sevinçle doluyor, Estetik Hazla doluyor. İşte, sanatın da gerçek amacı bunlardan oluşmaktadır. Ve bir sanatçı için en doğru yol, gördüğü her şeyde Gerçeği, Güzelliği aramak; Yüce Ruhsal, Ölümsüz, Gerçek Güzelliği…

 

Copyright ©2007 - Kadın Çağı Web Sitesi.
Tüm Haklar Saklıdır. Bu sitedeki metinlerin hiçbir sayfası veya parçası kopyalanamaz ve kullanılamaz.